Amerikalı bilim tarihçisi ve yazar Thomas S. Kuhn’un “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” adlı kitabı, 1962 yılında yayınlandıktan kısa bir sonra bilim felsefesinin temel kitapları arasına girdi. Etkisinin büyüklüğünü bilim felsefesi dışındaki birçok alana ilham vermesinden de anlayabiliriz.

Kitabı gayet güzel ve anlaşılır bir şekilde tercüme eden Nilüfer Kuyaş, aynı zamanda kitabın bilim felsefesindeki yerini anlatan kırk sayfalık bir etüd de yazmış.

Kitabı bu kadar meşhur yapan etken, bilimsel bilginin nesnelliğine ve “ilerlemeye” olan inancın kuvvetlice eleştirilmesi. Pozitivist bilim görüşünde bilim dünyadaki tikel deneyimlerimizi mantıksal, matematiksel şekilde birleştirmek ve bunlardan anlamlı sonuçlar çıkarmak olarak tanımlanmıştır. Zamanla gelişen gözlem aletlerimiz bize daha detaylı veriler sağladığı müddetçe de kuramlarımız  gerçeğe daha çok yaklaşacaktır. Gördüğümüz üzere pozitivizmin öngördüğü bilim modelinde öznenin ciddi bir rolü yoktur ve gelişme düz bir çizgi üzerinde ilerlemeye benzemektedir.

Kuhn’a göre ise bilim tarihi bize bu tarz bir ilerleyişin olmadığını göstermektedir. Bilim bilim cemiyetinin dünyayı algılayış biçiminin kökten değiştiği devrimlerle ilerlemektedir. Kuhn’un bu görüşünü anlamak için Gestalt psikolojisinden kısaca bahsetmek gerek. Buna göre algı kendisini oluşturan algı parçalarına ayrılamaz yani duyu verilerimiz bir bütün olarak değerlendirilir. Örnek verecek olursak masayı dört ayak ve yüzey olarak değil doğrudan masa olarak algılarız. Bunu sağlayan bizde kalıplaşmış olan algı şeklimizdir.Benzer şekilde gözlem ve deneylerle ulaştığımız veriler de algı şeklimizden bağımsız olmadığı gibi bilakis onun ürünüdürler. Öyleyse tümevarımsal metodla bilginin üretilmesi çok kere gözlemlerimizin algı şeklimize bağlılığı sebebiyle suya düşmektedir. Bu algı şeklinin sistemleşmiş haline paradigma denir. Yazar bunu açıklamak için Çinlilerle Avrupalıların benzer gözlem aletleriyle gökyüzüne bakmasına ragmen sadece Avrupalıların sabit gök küreler teorisi sebebiyle hareket eden yıldızları fark edememesini örnek veriyor.

Belli bir paradigmanın geçerli olduğu süre boyunca dünya, kurallarını paradigmanın belirlediği bulmaca gibidir. Bilim adamlarının yapması gereken sadece boşlukları doldurmaktır. Lavosier, Newton, Copernic ve ya Einstein kendi alanlarındaki paradigmaları değiştirebildikleri ve yeni paradigmaları hazırladıkları için büyük bilim adamlarıdır. Öte yandan bulmaca çözme sürecinde ulaşılan bilgiler bazen eski sistemle açıklanamamaya başlar. Süreç derinleşir de bilimsel cemiyette buhran hissedilmeye başlanırsa yeni paradigmalar ortaya çıkar ve mücadele başlar. Eğer yeni paradigmalardan biri kazanırsa bunun adı bilimsel  devrim olur.

Burada şuna dikkat etmek gerekir ki Kuhn’a göre kazanan paradigmaya daha doğru denemez çünkü Kuhn hem mutlak gerçekliğin varlığından ve eğer varsa ulaşılabilirliğinden hem de bilgi sistemlerinin kendilerini yargılayacak nesnel ölçütlere sahip olduğundan şüphe etmektedir. Kuhn’a göre bilim, doğal seleksiyonda olduğu gibi toplumun ve özelde bilimsel cemiyetin beklentilerine göre evrimleşen bir bilgi sistemidir.

Kuhn, bu süreci rastgelelikten kurtarmak ve anlamak için sadece bilimin kendisinin yetmeyeceğini bilim sosyolojisine de ihtiyaç duyduğumuzu belirtir.

Şimdi bilim felsefesinin sınırlarından çıkararak konuyu biraz daha genişletelim. Batı medeniyetinin modern çağlarla birlikte dünyaya bakış şeklini daha önce hiç görülmemiş bir biçimde değiştirdiği âşikar. Toplumu ve doğayı manipüle ederek bunlar üzerinde hakimiyet kurabilmeleri bizi ve diğer Doğu medeniyetlerini ezip geçebilmelerine imkan tanıdı. Fakat bu kitaptan çıkarılabilecek derslerden biri de şudur ki naif olmak veya terk edilmiş olmak bir düşüncenin yanlış olduğunu göstermez. Sadece güçsüzlüğüne işaret eder.