Dinler tarihçisi ve filozof Mircea Eliade “Demirciler ve Simyacılar” adlı kitabında eski insanların madde karşısındaki tutumlarını ele alır. Yazar madencilik, demircilik ve metalürjiyle alâkalı ritüel ve mitlerin kozmolojik değerlerini araştırıp simyanın özü ve kökenine ilişkin tahlillerde bulunur.

Yazara göre simya ve kimya farklı düşünsel evrenlere mensuptur. Simya, dünyaya bakışını; demircilerin ve madencilerin dünyayı değiştirebilme kapasitesine sahip olduklarını fark ettiklerinde ortaya çıkan mitlerden almıştır. Kimya ise ancak bu mitlerin tasfiyesiyle var olabilmiş ve gözünü göklerden yere çevirdiğinde üretken olmayı başarabilmiştir. Simyanın kimyayı etkilediği kadarıyla incelenmesi, simyanın esas tinsel değerinin ve özünün göz ardı edilmesine sebep olmuştur.

Simyanın dünya görüşüne kaynaklık eden demircilik ve madencilikle ilgili mitler, tabiatıyla demir çağında ortaya çıksa da kökenleri çok daha eskiye dayanır. O kadar eskidir ki Afrika, Amerika, Endonezya yerlilerinde veya Avrupa, Mezopotamya, Orta Asya’da da aynı temalarla, benzer hikâyelerle karşılaşılabilir. (Yazar bu yaklaşımıyla Jung’un kolektif bilinç kavramına atıfta bulunmaktadır.) Tüm mitlerin dünyaya bakışında ortak olan birkaç görüş vardır:

İlk olarak evren ve insanın birbirine benzer ve aynı mahiyette olduğuna inanılması yani antropomorfik evren görüşü. Bu fikir ortaçağlarda da geliştirilerek geniş kabul görmüştür. Örneğin madencilik özelinde şöyle bir yansıması vardır. Yaygın inanışa göre metaller embriyonun ana rahminde büyüdüğü gibi toprağın rahminde büyürler. Onlar da cinsiyet sahibidir ve dişil kükürt ile eril civanın çocuğudurlar. Ayrıca maden damarlarının anatomisi de insanınkine benzer.

İkinci olarak evrenin her köşesi birbirine bağlıdır ve birbirinden etkilenir. Bunu kurban eyleminde, erginleme ayinlerinde veya madenci ve demircilerin sıkı sıkıya belirlenmiş ritüellerinde görüyoruz. Kurban sırasında bir canlıdan alınan hayat madene bağışlanır. Dünyanın çeşitli yerlerindeki birçok mite göre Dünya oluşumunu, fedakâr bir tanrının kendini kurban etmesine borçludur. Aynı bağlamda kişinin ruhsal veya cinsel olarak temiz olmazsa madenleri de olgunluğa kavuşturamayacağına dair inancı da örnek verebiliriz.

Üçüncü düşünce de yaratmanın, doğurganlık ve cinselliğin göksel karşılığı olduğudur. Bu ise dünyanın cinsiyet kazanımına sebep olmuştur. Madenler toprak ananın rahmine, metaller de embriyona benzetilir. Ateş, örs ve çekicin her birinin cinsel simgecilikte yeri vardır. İbn Sina’dan şöyle bir alıntı yapar yazar: “Romantik aşk insan türüne özgü değildir; göksel elementlere ait, bitkisel ve madensel olan her şey için geçerlidir. Bunun anlamını ne anlayabiliriz ne de sezebiliriz.” Cıva ve kükürdün evliliğinden zaten bahsetmiştik.

Son düşünce de madenlerin kutsiyetiyle alâkalı. İlk kullanılan demir, madenciliğin tarihinden daha eskiydi ve meteor demiri kaynaklıydı. Bu ise demirin daha işin başında bizim dünyamıza ait olmayan bir şeyin simgesi olarak görülmesine yol açmıştır. Bu fikir yeraltından demir çıkarılmaya başlandığında madenlere de tevarüs etmiştir. Esasen eskilerin yaşamında kutsal olmayan bir şey yoktu da denilebilir. Ancak demirin uygarlığı ve verimli tarımı mümkün kılmada çok önemli bir araç olması demircilerin çoğu zaman şamanlarla bir tutulmasına ve onlara da büyük hürmet gösterilmesine sebep olmuştur.

Bu mitlerde gördüğümüz temel bakış açısı simya içinde daha farklı bir şekilde devam etmiştir. Öncelikle temel düşüncelere doğanın amaçlılığının eklendiğini de görebiliriz. Buna göre tabiatta altının oluşumu esastır. Tabiat sadece altını oluşturmaya çalışır fakat engeller ve müdahaleler sonucu diğer metaller de oluşur. Bunların altına nispeti ham meyve veya sakat çocuk gibidir. Simyacı doğanın has evladı altını kendi teknikleriyle oluşturmak istemektedir. Bunun için yüzlerce yıllık olgunlaşmayı laboratuarında daha kısa sürede taklit eder. Zamanın yerine geçer. Doğanın ritmini hızlandırır.

Ayrıca daha önce sadece maddeyi değiştirmek için olan teşebbüsler insanın kendisine de uygulanmaya başlanmasıyla değişime uğramıştır. Simyada altın, para için istenmez. Kişi metallerin en soylusu olan altına ulaşarak kendisini de bu süreçte mükemmelliğe eriştirecek ve bazı geleneklere göre kutlu kişileri bulup ölümsüzlüğe ulaşacak veya bizim geleneğimizde olduğu gibi insan-ı kâmil olacaktır.

Felsefe taşı için de benzer durum söz konusudur. Yazar felsefe taşının, materia prima veya İslam felsefesindeki adıyla heyula olarak yorumlanabileceğinden bahseder. Heyuladan kısaca bahsedersek heyula, görünen maddenin hamuru gibidir madde onun üzerine şekillenmiştir. Dolayısıyla o her yerdedir ama her şeyde ancak bir ilke gibi bulunur yani hiç bir yerdedir. Zıtların kendinde kaim olmasıyla tanrısallığın simgesidir. Kim felsefe taşına ulaşırsa, kendi bozulmamış haline dönecek,  gençleşecek ve kâmil bir insan olacaktır.

Yazara göre simya, ruhsal bir yöntem olarak doğmuştur. Simyanın sahte altın üretilmeye çalışılırken ortaya çıkmış olması fikri oldukça saçmadır. Hint simyasından verdiği örneklerde görüldüğü üzere simyacılar, kitaplarında çok kez gerçekleşmesi imkânsız tepkimeleri tarif etmişlerdir. Yani meselenin teknik kısmıyla pek alakadar olmamış, işin ruhsal kısmıyla daha çok ilgilenmişlerdir.

Hesaplamaya ve niceliksel gözlemlere dayanan bilimin tersine simyacılar; kuruluk, yaşlık ve renkler gibi niteliksel değerlere daha çok önem verirlerdi. Bu nokta esasında Newton’un okült bilimlerle ve simyayla neden ilgilendiğini açıklaması bakımından da oldukça ilgi çekicidir. Newton’un kuvvet ve kütle çekimi kavramları devrinin mekanikçi düşüncesini oldukça aşıyordu. Çağdaşları Newton’u bu kavramları okült ilimlerden devşirmekle suçlamıştı. Hatta bazı çağdaşları bunu Ortaçağa dönmek şeklinde yorumlamıştır. Richard Westfal, “Newton Fiziğinde Kuvvet Kavramı” adlı eserinde modern bilimin hermetik gelenek ile mekanik biliminin evliliğinin sonucu olduğunu söylemektedir. Bu karakterine rağmen Newton, eski tip düşünmeyi bilimden kesin olarak silmiştir denilebilir.

Fakat yazara göre Homo Faber’in dünyayı değiştirmeye çalışmasıyla başlayan serüven,  sekülerleşmesine rağmen sürmektedir. Doğanın ritmini hızlandırıp zamanın yerine geçmek isteyen insanoğlu sanayi çağıyla bunu başarmış gibi görünmektedir. Ama bununla birlikte meydana gelen büyü bozumu, birçok insanı manasızlık buhranına sürüklemiştir. Yazara göre kozmosa bir daha asla dini bir taaccüple bakamayacağız ve kozmosu eskiler gibi deneyimleyemeyeceğiz. İnsanlık ancak tarımın icadıyla kıyaslanabilecek bir devrimi yaşamıştır ve toplumların bunu içine sindirebilmesi hemen olmayacaktır.  Eskinin imajları içimizde farklı şekillerde yaşamaya devam edecektir.