Kitap aşina olduğumuz bir tema içinde başlıyor: Kayıp ve ulaşılması çok zor bi ada, insanlardan kaçıp bu adaya sığınmak zorunda kalmış yanlız bir adam… Aslında okuyanı tersine bir şekilde büyük beklenti içine sokan bir başlangıç bu. Çünkü düşünüyoruz: Acaba yazar bu klişe temadan nasıl fantastik bir hikaye çıkaracak?

Ve hikaye sürüp gittikçe beklentimiz yaşanan garipliklerle yükseliyor: Önce adanın en yüksek yerinde       üç tane modern yapı keşfediyoruz. küçük bir kilise, bir havuz- şimdi içi böceklerle yılanlarla yosunlarla dolu- ve otel ya da müze benzeri çok büyük bir  bina. Binada yaşam için gerekli pek çok şey hatta elektrik bile var. Ayrıca binada misafirlerin  kalacağı odaların haricinde çok garip bi yer daha var. Bodrumdan giriliyor buraya. Tamamen gök mavisi porselenle kaplı, tavanı oldukça yüksek dar bir oda.Oda bu haliyle hayranlık uyandırıyor. İçinde bir jenaratör, su pompası ve makineler var. Sanıyoruz ki burdaki mekanizma sahilde oluşan gelgitlerden yararlanıyor.  Peki kimlerin eseri bu yapılar, neden bırakıp gittiler; bilmiyoruz.

Sonra adada bir takım yabancılar zuhur ediyor. Nasıl geldiklerini anlamıyoruz. Hiçbir gemi uçak ya da başka bir araç yok. Daha garip olanı bu yabancılar öyle insanlar ki hiçbir şeye aldırış etmiyorlar. Engereklerin ve çiyanların içinde dans edebiliyorlar.  O pis havuzda rahatlıkla hepberaber vakit geçirebiliyorlar.

Kahramanımız bir suçlu olduğun için bu yabancılardan korkuyor. Ama yine de onlara yaklaşmaktan kendini alıkoyamıyor. Özellikle onlar içinde birisine… O fularlı kadına… Her akşam kayalıklarda güneşin batışını izlerken kahramanımız ona daha da bir tutuluyor. Ama ne yapmalı? Kendini nasıl anlatmalı? Kahramanımız sonunda karar veriyor. Günlerdir etrafında dolaştığı, uzaktan seyrettiği bu kadınla konuşmalı artık. Tüm cesaretini toplayıp birden bire yanına fırlıyor. Kadın bu duruma hiç şaşırmamış gibi;          Hatta tepkisizliğine bakılırsa sanki gözleri görmeye, kulakları duymaya yaramıyor. Kahramanımız ne söylerse söylesin, bir cevap alamıyor. Ve kadın güneş battıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi gidiyor.

Bu arada kahramanımız yabancıların etrafında daha çok dolaşmaya başlıyor. Binaya giriyor, mutfaktan yiyecek alıyor, onlar eğlenirken iyice yanlarına sokuluyor, hatta bir seferinde yabancılardan bazıları ile yüzyüze geliyor. Ama ne olsa yabancılar onu fark etmiyorlar. Kahramanımız artık iyice şüpheleniyor bu durumdan. Olan biteni anlamlandırabilmek için açıklamalar tasarlamaya başlıyor durmadan: Acaba kötü beslenmeyle beraber adanın alçak topraklarındaki nemli hava beni görünmez mi kıldı? Yoksa bir tımarhanedeyim de kendimi bi adada mı zannediyorum? Ya da yaşadıklarım hepsi vebanın getirdiği kara ölümün bir ön parçası ve ben de hayaller içinde miyim? Belki de bu insanlar başka gezegenden geldiler de bizimle iletişim kuramıyorlar? Yoksa öldüm de yaşayanların arasında hortlak gibi mi dolaşmaya başladım? Ya da yabancılar beni fark etmeyerek bana bir tür ceza mı vermek istiyorlar? Tasarılar, tasarılar, tasarılar….

Bir okur olarak sayfalar ilerledikçe biz de kahramanımızla beraber olan bitenleri anlamlandırmaya, açıklamalalar üretmeye başlıyoruz. Sanırım kitabın en hoş yanı da bu: olaylar içindeki düşünce sürecine katılabilmek.

Sonra Morel, buluşunu açıklıyor ve adadaki tüm gizemler vuzuha eriyor.-Elbette buluşun ne olduğunu yazmayacağım.- Fakat bu sefer insanın özünden gelen bir gizem meydana çıkıyor. Ruh nedir? Hayat ne? Çünkü bu buluş öyle bir buluş ki insana bir çeşit ölümsüzlüğü veriyor. Ama buna mukabil kişinin ruhu kayboluyor. Buluş insanın ruhunu mu emiyor? Ya da ruhu başka bir yere mi gönderiyor? Aslında belki de insanın duyulardan bağımsız bir ruhu hiç olmadı, buluş sadece maddeye ve algılanabilir olana dokundu? Morel buluşunu açıklasa da bunları açıklayamıyor. Ne bize ne adadakilere ne kendine… Bu soruları tartışmaksa kahramanımıza ve bize kalıyor.

Son bir not: Kitabı bugün okuyanlar, Morelin bulduğu şeyde orjinal olmayan taraflar bulabilirler. En azından bu buluşun bazı tarafları günümüzde çokça konuşulmuş gibi gelebilir. Sanırım bu, kitabın 1940 yılında yayınlanmasından ve o dönemin bilim-tekniği ile bu dönemin bilim-tekniği arasındaki farktan kaynaklanmakta. Nitekim Morel’in buluşu beni beklediğim kadar heyacanlandırmadı.