Türk Felsefesinin Boyutları

Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk felsefe hocalarından  Nermi Uygur`un yazdığı  bu kitap 1975 Türkiye`sindeki felsefenin durumunu ele alıyor. Kitaptaki pek çok saptama, değerlendirme ve çıkarım bugün de önemini koruyor. Bu yüzden ‘Türk Felsefesinin Boyutları’ isimli bu kitabı tanıtmak ve kitapta önemli bulduğum belli başlı noktaları sizinle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki; kim sunarsa sunun neye ilişkin olursa olsun hiçbir durum saptamasının sorunsuz sorgusuz benimsemeyi gerektiren bir inandırıcılığı yoktur. Durum saptamasının öz yapısından ötürü bu böyledir. Gerçekliğin kendi durumu başka şey, saptanması başka şeydir çünkü. Saptama: bir dile-getirme, bir dilde-yansıtma, bir dilde-yorumlamadır. İster istemez belli bir bakış açısının damgasını taşır belli dürtü amaç ve kaygılarla kotarılır. Dolayısıyla da her durum saptaması doğası gereği gerçekliğin bazı yönlerini dışarda bırakır. Böylece dürüstlük ve başarı ile yürütüldüklerinde ancak belirli bir çerçeve içinde gerçeği objektiflikle yansıtabilir saptamalar.

*******

Türkiye’deki felsefenin durumuna ışık tutabilmek için felsefe yazan, okuyan ve okutan çevreyi incelemekle işe başlayabiliriz. Kitapta bu çevrenin ahvali 1970 yılına dair istatistiki veriler eşliğinde tespit edilmeye çalışılıyor. Bu çevreyi tanıyabilmek için felsefe yayınlarına, öğretim kurumlarında felsefenin durumuna ve bu çevrenin felsefenin geleceği hakkında kendi içinde bölünen farklı davranışlarına yer veriliyor. Kitapta verilen rakamlara göre felsefe dergileri, felsefe çevirileri, felsefe makaleleri ve Türk felsefe yazarlarınca yazılmış kitaplar; hem sayıca az hem de nitelikçe yetersiz. Örneğin 1920-1970 arasında çıkan felsefe dergilerinin tamamı 15’i bulmuyor ve bu dergilerin çoğu 3-4 sayıyı geçememiş. Yine 1920-1970 arasında  Türk yazarlarca yazılmış felsefe kitaplarının sayısı ancak 200 dolaylarında. Aynı tarihlerde üniversitelerde felsefenin durumu daha kötü. 1970 yılı itibari ile Türkiye’de yıllık felsefe mezunlarının sayısı ancak 50’yi buluyor. Ve o tarih için Türkiye’de hiçbir fakültede felsefe doktora programı yok. Doktora yapmak isteyen öğrenci çıkarsa eğer ya lisans öğrencileri ile beraber ders alıyor ya da ödevler ve birebir çalışmalarla doktorayı tamamlıyor.

Felsefe çevrelerinin felsefenin geleceğine dair davranışlarına baktığımızda ise ara renkler olmakla beraber 3 temel kategori görüyoruz. İlki ‘ilgisizler’ diyebileceğimiz grup. Ne yapıyor bu insanlar? Hiç mi ilgileri yok felsefe ile? Olmaz olur mu; bir kere uğraşları felsefe. Ama bu gruptaki insanların felsefe ile ilgisi marangoz nasıl marangozsa, avukat nasıl avukatsa, tapu müdürü nasıl tapu müdürü ise öyle. Özetle bir bakıma başarılı bile olsalar sadece felsefe görevlileridir bu kimseler.

İkinci grup kötümserler diyeceğimiz grup. Bu grup aşağı yukarı şu tipik fikirleri paylaşır: “Bizde felsefe yok. Olamaz çünkü. Zor şey sözcüğün tam anlamıyla felsefe. Filozofsuz felsefe olmaz nerede biz de filozof. Beklemek de boşuna. Öyle ya bakım gördüğü mü var bizde felsefenin. Bol bol öğrenen çok çok öğreten ister felsefe. Kural şu oysa bizde: öğrenciler döküntü, döküntünün döküntüsü. Başka kapıları kapalı bulunca soluğu felsefede almış şaşkınlar hepsi. Hazırlıktan yoksun kişiler. Ne klasikleri aslından okuyabilecek dilleri var ve ne içten gelen soruları ne istek ne heves. Türkçe’nin durumu ise ortada. Hızlı ve aksayan bir değişme içinde. Felsefeye yaraşan anlatım kalıplarından, felsefenin gereci diyebileceğimiz kavram ve deyimlerden yana karmakarışık her şey. Hangi önemli metnin doğru dürüst çeviresi var elimizde. Felsefe üretmesi gerekenlerimizse işin kabasından öteye geçemeyen bir avuç insan. Yapılması gerekenlerin baş döndürücü sonsuzluğunda yitik birkaç kişi bunlar. Olanak kıtlığı içinde tüketiyorlar yaşamlarını. Sık sık kısıtlanıyor özgürlükleri. Bunu okutma, şunu öğretme, şöyle düşünemezsin, böyle yazamazsın. Toplumca ve devletçe değer veren yok felsefe. Sözüm ona olsa da kendine yontuyor herkes. Geçim de durmadan ağırlaşan başlı başına bir güçlük. Üstüne üstlük felsefi gelenekten yana da yoksunuz. Eskiden beri felsefece düşünmekten hep kaçırıp durmuşuz sanki. Aslını ararsanız yüzyıllar boyu evirip çevirip başkalarının yaptığı ile oyalanıp durmuşuz. Anlaşılan kumaşımız böyle dokunmuş bizim. Hazır elbiseden daha fazlasını uymuyor. Sözü uzatmaya ne gerek. Bizim işimiz değil filozofluk. Bari adam gibi felsefeci olmaya bakalım. Bu bile bize fazla ya…”

Üçüncü grup felsefeciler ise iyimserler diyebileceğimiz grup. Onlar da şöyle düşünür: Bugün Türkiye’de bilgili ve dürüst felsefe öğreticilerimiz gün geçtikçe artıyor. Eskiden de büyük filozoflar yetiştirmiş bir ulusuz biz. Türk düşünürlerin katkısı olmasaydı Rönesans’a ulaşamazdı Avrupa. Descartes’ten yüzyıllar önce Gazalimiz vardı bizim. Nicola Hatmann’dan daha mı az değerli Farabi’miz. Husserell’den neyi eksik Sühreverdi’nin. Mevlana’nın Yunus’un Pir Sultan’ın günümüzdeki ünlü varoluşçulardan nesi daha aşağı. Şimdi kalkıp da biz filozof olamayız diye kestirip atmak son derece insafsızlık olur. Bu hem geçmişteki başarıları görmemezlikten gelmek hem de ulusal erdemlerimizin hakkını vermemek olur. Bunun en korkunç zararı ise Türk felsefesinin geleceğini güdükleştirmektir. Öyle ya biz filozof olamayız yanıltısı istemeyerekte olsa düşünce etkinliğine bir aşağılık duygusu yaymaktan başka neye yarar. Giderek felsefeden büsbütün yüz çevirmeye iteler. Oysa umutla bakmalıyız bizdeki felsefe gelişmelere. Dünümüzde bugünümüzde özlü bir umut olduğunu göstermekte bu umudun…

**********

Türkiye’deki felsefe çevrelerinin durumunu üzerinde durduktan sonra şimdi de günümüzün toplum-kültür düzeyini meydana getiren çeşitli toplum kesimlerinin felsefeyi nasıl yorumlayıp değerlendirdiğini anlamaya çalışalım.

Ortalama halka baktığımızda genellikle hiç mi hiç ilgilenmediğini görürüz felsefeyle. Ancak zaman zaman da olsa çeşitli itkiler yüzünden -ölüm gibi savaş gibi insanı şaşırtıp sarsan toplumsal olaylar gibi- felsefe ile ilişki kurmaya başladığında halkın bazen birbiri ile kaynaşıveren bazen de birbirinin karşıtı olmaya yüz tutan başlıca şu iki davranıştan birini benimsediğini görürüz: Bunlardan birincisine göre felsefe işe yaramaz gülünç düşünceler yığınıdır. Bu saçma şeylerle uğraşan adamlar kendi köşelerinde kaldıktan sonra hoş görürüz olur biter onları. İkinci anlayışa göre ise başlı başına bir güç alanıdır felsefe. Filozoflar gizlinin, derinin, akıl almazın yöresindedirler. Gelgelelim halkın aklı ermez felsefeye. Apaçık bir şey varsa ortada: felsefeye saygı beslemek gerek. Korku ile karışık bir saygı. Zira felsefe bu gücüyle iyiliklerinden çok kötülüklere meyyaldir. Nitekim pek çok  yönetimsel ve toplumsal bunalımın bir sorumlusu da felsefedir. Dolayısıyla felsefe şerrinden emin olunması gereken bir şeydir.

Peki Türkiye’de belli başlı yaşama çizgilerini din oylumu içinde düzenleyenler, din bilginleri felsefeye nasıl bakıyor? Bu grup içinde felsefeye tehlikeli bir gözle bakanlar olduğu kadar felsefeyi yararlı görenler de vardır. Tehlikeli diyenler bakış açısını şöyle tarif edebiliriz: “Dinin, Tanrının sözünü etmeyen filozoflarsa sinsi ve bilinçli bir kuşku ile çevrilmişlerdir dine. Dini sarsmasına fırsat vermeden felsefenin karşısına dikilmeyi  beceremeyen her inançlı kişi gemi azıya almış kurnaz bir düşmanla savaşmak zorundadır. Oysa ki din gönül işidir. Felsefe ise kafaya seslenir. Din çocuksu bir paklıkla bağlanmaktır. Felsefe hınzırca bir didikleme ile ayrılık yaratır. Bu sebepten filozofları zararsız hale getirmek gerekir”  Dindar çevrelerde felsefeyi yararlı görenlere göre ise felsefe: “bir de us yolu ile inanca varmak, inancı bir de us yolu ile temellendirmek demektir. Farabilerin, İbni Sinaların Gazalilerin yaptığı da budur zaten. Korkulacak üzülecek bir şey varsa o da bu geleneğin zedelenmesidir.”

Türkiye’de edebiyatçıların ve bilim- teknikle uğraşan kesimlerin felsefe ile ilişkisine baktığımızda ise edebiyatçıların felsefeye, herhangi esin kaynaklarından bir kaynak; bilim-teknik alanlarındaki kişilerin ise felsefeye nesnel olmayan, bilimin işine karışmaması gereken bir alan olarak baktıklarını görürüz.

Bir ülkede felsefenin durumunu anlayabilmek için elbetteki oradaki devletin felsefe anlayışına da muhakkak bakmalıyız. Bizde devlet genelde felsefeyi okullarda öğretilen çağdaş bir süs olarak görür. Ancak toplum içinden çeşitli fikirlerin yükselmeye başladığı dönemlerde devletin felsefeyi olumsuz bir yafta ile de olsa ciddiye aldığı/almak zorunda kaldığı örtülemez bir olgudur. Bu durumlarda felsefeyi dolaylı dolaysız kınama çok kez de suçlama yoluna gider devlet. Öyle ya felsefe artık politikaya bulaşmış ideoloji olmuş tehlikeli hale gelmiştir.

********

Yukarıdaki saptamalara baktığımızda hangi  açıya yerleşirsek yerleşelim, kim olursak olalım, hepimiz,                                           felsefenin bugün Türkiye’deki durumuyla ister sıkı ister gevşek bir ilişki kuran herkes, apaçık bir gerçeği paylaşmaktayız: Türkiye’deki felsefe için bir şeyler yapmak gerek.

Nitekim felsefeyi ilişkin bu ve benzeri tasvir ve saptamalardan sonra ister istemez birtakım duygu ve düşüncelere kapılanlar tez canlılıkla bazı şeyler yapmaya kalkışacaklardır. Gelgelelim iyi istem, üzüntü, sevgi ve bıkkınlıkla yapılanlar tam da yapılmaması gereken şeylerdir çoğu zaman. Aceleye getirilen, basmakalıp düzenlenen, uzak yakın gelecekteki sonuç ve etkileri yönünden gereğince ölçülüp biçilmeyen her yapıp etme yarardan çok zarar getirir felsefe.

Bu yüzden asıl yapılması gerekenleri konuşmaya geçmeden önce sakınılması gereken şeyleri saptamak, yolumuzu aydınlatacak ve yapılması gereken şeyleri belirlemede bize önemli ölçüde yardımcı olacaktır.

Öncelikle genellikle ilk akla gelen fikirlerden biri olan: “Felsefeye ilgi arttıralım çekici kılalım felsefeyi, felsefenin değerce yükselmesine yardımcı olalım” fikri… Bu fikir kabul edilse bile bazı eksiklikler barındırdığı muhakkaktır. Tek başına sevgi, tutku ve saygı felsefeyi kalkındırmanın başarı gerekçesi olamaz. Felsefe yaratıları çok-yanlı çok-koşullu çetrefil girdi çıktılı yaratılardır. Tek tek bir neden-sonuç ilişkisine indirgenemez. Hangi düzeyde olursa olsun felsefeyle uğraşanlara sağlanan belli kolaylıkları o düzeye ilişkin belli nitelikteki başarılı sonuçların yeterli nedeni diye saymak yanlıştır. Sonra bu maddi kolaylıklar felsefeyi ‘iyilikseverlere’ bağımlı kılabilir. Felsefeyi tek yanlı denetimli hale getirebilir.

Yine felsefemizin gelişmesi için bütün umutları geçmişteki felsefemizi ortaya çıkarmaya bağlamak da sakınılması gereken bir diğer düşüncedir. Çünkü geçmişteki felsefeyle tatmin olmak öncelikle bugünkü felsefe çalışmalarını ve gelişmelerini anlamsızlaştırır ve durdurur. Oysaki geçmişteki felsefe tüm toplumsal ve tarihsel bağları içinde örülmüştür. O felsefeden devşirilmesi gereken çok şey olsa bile tek başına bugüne yeterli olamaz.

Sonra sakınılması gereken bir başka yaklaşım ise felsefede bütün bütün hazırelbisecilik ve modelciliktir. Bu fikre sahip olanlara  göre tezelden dışarıya en yetenekli en çalışkan gençleri seçip göndermek gerekir. “Paraysa para hiçbir şey esirgemeyelim. Okuyup gelsinler. Çağdaş felsefeleri buradaki kuşaklara öğretip yaysınlar.” derler. Teknik alanlarda bu anlayışın doğru olduğu yerler olsa da felsefede işlemez bu yaklaşım. Sözgelimi felsefede gerçekten model diye bir şey var mıdır? Diyelim ki var, Nedir peki bu felsefe modeli? Tek tek kişilerin on yıllar boyunca durmadan değişen yapıtları mı modeldir? Sistemler mi? Akımlar mı? İzmler mi modeldir yoksa?  Diyelim ki model diye bir şey var felsefede. Tek bir model mi var? Bir model çokluğunun kaçınılmazlığı  karşında kendi modelimizi nasıl seçeceğiz? Diyelim ki bir kez seçtik ya sonra vazgeçmek isteyenler çıkarsa böyle şey olmaz değil mi önleyeceğiz onları? Diyelim ki birden fazla felsefe modelinde karar kıldık nasıl yorumlayacak nasıl uygulayacağız bunları? En zoru modeller çatışınca durum ne olacak?

Kaçınılması gereken başka bir yaklaşım ise tek filozofçuluk diyebileceğimiz yaklaşımdır. Bu kişiler tam da bugünden ya da bugün denecek kadar yakın bir dünden büyük bir önem taşıdıklarını söyledikleri bir düşünürü bulup felsefeye ilişkin her güçlüğün çözücüsü olarak ona bağlanırlar. Halbuki ne kadar deha ile bezenmiş olursa olsun bir filozofa hiçbir zaman hiç kimsenin taşıyamayacağı yükü yüklemek bu kişini tüm ülkenin felsefesi için yeterli olduğunu öne sürmek istenilen gelişmeleri sağlaması bir yana ancak felsefi  çabaları inkisara uğratır. Öyle ya felsefe tek kişi ile çevrelenip bitince artık yapacak bir şey kalmamıştır.

Yani aslında yapılmaması gereken en temeldeki şey: felsefenin iyiliğini istiyorum diyen herkesin, her kuruluşun; eleştiri, tartışma ve incelemeleri hiçe sayan bir tutumla dilediği şeyi yerine getirmesine göz yummaktır. Bu konuda büyük sorumluluksa tekelcilik ve tek yanlılıktan uzak bir anlayışla felsefeyi uğraş edinenlerin omuzlarındadır.

********

Şimdi artık sakınılması gerekenler üzerinde de durduktan sonra felsefenin gelişebilmesi için asıl yapılması gerekenleri açık seçik biçimde ortaya koyabiliriz.

Öncelikle Türk felsefesini yücelmesini isteyen herkes, bu felsefenin her şeyden önce felsefece, felsefe olarak değerli olmasını istemelidir. Türk felsefesini, felsefe sorularının kendisine sağlayabileceği katkı ile değerlendirmek gerekir. Felsefeye içkin değerleri sürekli göz önünde tutmak ve felsefe ötesi kaygılarla felsefeye değer biçmemek gerekir.

Kendi etkinlik alanına giren sorunlar bulup işlemede başarılı olmak isteyen her felsefe gibi Türk felsefesinin de bu etkinlik alanı üzerinde aydınlık bir bilinci olması bu bilinci hep uyanık tutması zamanla gelişen koşulların hakkını vererek eleştirel bir çekidüzen kavuşturması gerekir. İşte bundan her ülke felsefesinin her aşama boyunca yapması gereken şeyi- felsefi bilinci meydana getiren soruları tartışmayı-          Türk felsefesinin de hiçbir zaman gözden yitirmeden yapması gerekir: Felsefenin bir konusu ya da konuları var mıdır? bu konuları nasıl işlemelidir felsefe? nelere gücü yeter felsefenin nelere yetmez? felsefece bilginin doğruluk ölçeği ya da ölçütleri nelerdir? felsefenin çeşitli açılardan ne gibi bilgisel değersel sorunsal boyutları vardır? öğrenene öğretmene yönlerden ne tür ödevler yükler felsefe? Kuşkusuz bütün bu sorular benzerleri ve sonuçları ile birlikte felsefe bilincini meydana getiren sorulardır.

İşte bu da felsefeye kaçınılmaz bir ödev yükler: Felsefe başka alanlarla içten bir ilişki kurmalıdır. Felsefe diğer alanlardaki genel tutumu inançlara işleyişleri tıkanıklıkları atılımları yakından izlenmelidir. Böylece felsefe; varlığını, uzmanlığını, genişliğini başka alanlara koşutlukla başka alanlarla birlikte kurar. Çünkü çeşitli bilimlere özgü temel inançlar, ana kabuller, genel ve özel yöntemler, bu bilimlerde zaman zaman baş gösteren epistemolojik bunalımlar, yeni bilgilerin güvenilirliğine dair sarsıntılar, bu bilimlerde erişilen çığır açıcı sonuçlar, bu bilimlerin kendisinden çıkan ve tam da felsefenin yetki alanına giren konulardır. Bu konular felsefede eleştirilip tartışılan tartıştıkça hem felsefeyi oluşturan hem de bilimleri zenginleştiren konulardır.

Yine kendi kendisi ile yetinen bir ulusal felsefe dar sınırlı kıt olanaklı olmaktan öteye geçemez. Öyle ya felsefe davranışça tam bir açık olmayı gerektirir. Türk felsefesinin başarı oranını gerçekten arttırmak için kendini tüm dünya felsefesine açık tutmasını sağlamak gerekmektedir.

Felsefe için başka bir yapılması gereken de Türkçe’ye azami önem vermektir. Türkçesi savruk felsefe yazarlarının düşünceleri de yalapşaptır. Kötü Türkçe ile yazan felsefe yazarı değerden geçtik anlaşılır bir felsefe kotaramaz. Felsefeye de katkı yapamaz. Zira dil düşüncenin kurucusudur. Düşünce ile dilin gelişmesi koşut gider.

Bundan başka aydınlık düşünce, eleştirel kafa, hoşgörülü anlayış felsefe için olmazsa olmazdır. Temellendirilme gereği duyulmayan düşünceler, kaypak deyişler, yuvarlatılmış kavramlar, us denetimin yitirmiş öne sürmeler, rastgele kestirip atmalar felsefede aydınlığın önemini tersten de olsa gösterir. Aslında aydınlık düşünüş bu eksiklerin giderilmesidir. Felsefenin yiğitliğidir aydınlık. Eleştiricilik ise pasiflikle salt alıcılıkla yetinmemek demektir. Taklitçiliğin ezberciliğin tam karşıtıdır.  Kendi kafasını kullanmak cesaretidir yani eleştiricilik. Felsefede gerekli olan hoşgörüye geldiğimizde ise objektiflikten nesnel davranma kaygısından kim sunarsa sunsun felsefeye hakkını verme dileğinden aslında felsefe dürüstlüğünden başka bir şey değildir hoşgörü. Başka felsefeleri bozmadan çarpıtmadan değersel-mantıksal gerçekliğini örtmeden anlayıp kavramaktır hoşgörü. Böylece felsefede sağlıklı bilgi edinmenin de bir ön koşuludur aynı zamanda.

Son olarak; felsefenin biriktiği geliştiği ve aktarıldığı yer yani felsefede ana kaynak yazılı eserlerdir. Bu bakımdan felsefenin geleceği için felsefe okumaları son derece önemlidir. Felsefe okuyucusu felsefeyi felsefe içerikleri ile felsefe özüyle en iyi felsefe yaratıcısından öğrenebilir. Okumada odak filozof yazılarıdır. Felsefe okuyucusu yazılı felsefe metinlerindeki bilgisel birikimleri önermeleri olduğu gibi yakalamayı ödev edinmelidir. Bunun için sağlam bir semantik- mantık donanımla metinleri deşmek, çözümlemek, metinlerdeki anlam katların ayırmak bu amaçla yerinde sorular sormak yapılması gerekenlerdir.



Kategoriler:Kitaplar Arasında

Etiketler:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: