Estetik kelimesi ilk kez Alman filozof A.T. Baumgarten tarafından kullanılmıştır ve güzellik teorisi anlamına gelir. Görülen bir yapı, dinlenen bir musiki eseri, seyredilen bir oyun vb.  hakkında ‘estetik değeri yüksek’ hükmü verildiğinde daha önce yapılmış bir güzellik tanımından hareketle o hüküm verilmiş olur. O halde ‘nedir o güzellik tanımı’ sorusuna cevap bulabilmekçin, estetik kelimesini teşekkül ettiren zihin dünyasına eğilmek gerekir. Eski Yunanca’da ‘aisthētá’ kökünden türeyen kelimenin kök anlamı duyu organlarıyla algılanabilen şeyler, görülenlerdir. Bu kelimede objeye ve süjeye atıf olmakla birlikte, kelimenin anlamı yatay düzlemde(fizikî düzlem) gerçekleşir,dikey düzlem(metafizik düzlem) gözardı edilir. Estetik kelimesinin ortaya çıktığı dönem 18. yy’dir lakin bu yüzyıllar süren bir birikimin neticesidir. Bu birikim anlaşılmadan bu kelimeyi anlamak mümkün değildir fakat onu tartışmak bu yazının konusu dışındadır.

İnsan aklı mefhumları zıtlarıyla anlayabildiğiçin estetik kelimesinin ardındaki anlam dünyasından çok farklı bir anlam dünyasına girmek gerekir. O da İslam tasavvuf geleneğidir. ‘Allah güzeldir, güzeli sever’  hadis-i şerîfinden mülhem bakış açısına sahip sûfiler, mutlak güzel olarak Allah’ı görmüşler, diğer varlıklardaki güzelliğin de o güzelliğin tecellileri olduğunu söylemişlerdir. Bu güzellik tanımı, dikkati estetik kelimesindeki yatay ilişkiden dikey ilişkiye çevirmiştir. Güzellik obje ile süje arasında olup biten bir şey değil, Allah’ın tecellisinden zuhur eden bir şeydir. Aynı zamanda bu düşüncenin ifade ettiği mana Batı felsefesindeki estetik tanımının münasebet kurduğu alanı genişletmiş, bütün varlığa teşmil etmiştir.

Türkçedeki sanat-zanaat ayrımının 20.yy başlarına dek olmayışı, Batı felsefesinin ardındaki zihin dünyasının İslam dünyasına çok uzak olduğunun göstergesidir. Şöyle ki; Batı düşüncesinde hâkim anlayış sanatçının, sanatçı olmayan insanlardan üstün bir mevkide olduğudur. Eserlerindeki güzelliği sanatçı yaratmıştır ve sanatçı sıkça Tanrıya benzetilmiştir. Tasavvufî öğretide ise sanatçı güzelliği yaratan değil keşfedendir. Mutlak güzellikten eşyaya tecelli edeni keşfeder ve o tecelliden hareketle mutlak güzelliği anlamağa çalışır. Hem kendi anlamağa çalışır hem de yaptığı eserlerle bu güzellik karşısındaki hayreti dile getirerek, esere muhatap olan kişilere de mutlak güzelliğin yolunu sezdirir. Bu güzellik ve bu güzellikten neş’et eden sanat anlayışı eser üreten sanatçıyı diğer insanlarla aynı seviyede tutar ve silsile-i merâtib oluşturmaz. Çünkü her şeyi yaratan O’dur ve her şey o tecelliye mazhardır.

Buraya kadar anlattıklarımdan sonra şu beyit hatırlanabilir: ‘Ders-i aşkın müşkilin Yahyâ nice haleylesin / Söyleyenler kendini bilmez bilenler söylemez.’ (Şeyhülislam Yahya)

Bu durumda hiçbir sanat eseri hakikati tam olarak ifade edemez fakat cüz’i miktar sezdirebilir. İslam sanatı sezebilme ve sezdirebilme üzerine inşa edilmiştir ve çeşitli form özellikleri geliştirilmiştir. Amaca matuf sanat yapılmıştır; sanat, sanatçının kişisel haz aracı veya oyuncağı olarak görülmemiştir. İslam tasavvuf geleneğinden kaynayan İslam sanatının meydana getirdiği form özelliklerini daha iyi anlamak için zıt anlam dünyasından kaynayan Batı sanatıyla mukayese etmek faydalı olacaktır.

İslam sanatında sanatçı algıladıklarının dış yüzüne değil, iç yüzüne yönelir(Zahir-batın). Çünkü dış yüzde kalan bir anlayış ‘eşyanın hakikati’ne dair bir şey sezdiremez. Sınırlı, maddi imkanlarla; sonsuz, metafizik aleme kapı aralamaya çalışan sanatçı, soyutlamayı üsluplaştırmıştır. Gördüğü nesneleri aynı şekilde alıp kullanmaz, onun anlatmak istediği görülen nesne değil, nesnenin mazhar olduğu hakikat tecellileridir. Bu anlayış musîkîde meşki, mimaride stilizasyonu (nesneleri doğadaki haliyle değil de farklı bir şekilde kalıp oluşturarak kullanmak), edebiyatta mazmunları, minyatürde  perspektifsizliği doğurmuştur. Çünkü tasvir etmek, suretlendirmek; insanı, eşyanın kabuğu olan dış gerçekliğe hapseder, sanatı ‘haz ve oyuncak’ nesnesine indirger. Mutlak güzelliği ancak soyutlaştırıp, maddi sınırın dışına çıkma çabası sezdirebilir. Batı sanatında maddi ve somut unsurların, İslam sanatında ise manevi ve soyut unsurların öne çıkması bir tesadüf değil şuurlu bir tercihin sonucudur.

Bu farklılık pek çok örnekle gösterilebilir. Roman batıda 17.yy’da kimliğe kavuşmuş ve daha sonra dünyaca ünlü klasikler yazılmıştır. İslam dünyasında ise teveccüh görmemiş, Osmanlı modernleşmesinden sonra itibar görmüştür. Romanı halk hikayesinden, destanlardan ayıran en mühim unsurlar zaman-mekanın netliği ve hadiselerin gerçekliğidir. Nasıl ki heykel gerçekliği olduğu gibi dondurup yatay düzleme hapsediyorsa roman da aynı işlemi hadiseler üzerinden yapar. İbret almak, hisse çıkarmak geri plana itilmiş, bilgilenmek ve gerçeklik hissiyle tatmin olmak öne çıkmıştır. Keza tiyatro ve bilhassa trajedi türünde de durum benzerdir. İbret almak yerine trajedi kurbanlarına üzülmek esas unsurdur. Trajedi kavramı insan sorumluluğunu hiçe sayar, olayların seyri tam bir illiyet bağıyla makine mekanikliğine benzer şekilde karakterleri ezer. Yazının başında belirtilen yatay düzlemin baskınlığı ve dikey düzlemin yok sayılması burada göz önünde bulundurulması gereken bir husustur. Trajedi, tüm maddi varlığı kendi içinde bir determinizme bağlayan dünya görüşünün sahneye konmasıdır. Karakteri, içinde bulunduğu kötü durumdan çekip alabilecek bir güce müracaat edilmez, insan yalnızdır. Trajedi, dış gerçeklik, determinizm, yatay düzlem, zaman ve mekana hapsolma konularının birlikte düşünülmesi gerekir.

Buraya kadar verilen örnekler gibi pek çok örnek verilebilir. Hülasaten şunlar söylenebilir: Düşüncesizce yapılmış bir eylem denildiğinde dahi o eylemden önce iradenin geldiği gerçektir. İrade etmek de kişinin bir amaca binaen oluşan düşüncelerinin tabiî bir sonucudur, amaç her ne olursa olsun. Tıpkı bunun gibi toplumların da ortak zihinsel arka planları mevcuttur ve toplumları belirli eylem biçimlerine sevk eder. Sadece eylemlerine bakarak toplumlar hakkında kanaat sahibi olmak aldatıcı olmaktadır. O eylemleri netice veren zihnî arka planın da derinlemesine tetkik edilmesi gerekir. Eğer böyle yapılmazsa bugün gelinen durumda müşahede edildiği gibi toplumun öz anlam dünyası üzerine çok farklı anlam dünyalarının netice verdiği eylemler inşa edilir, ‘mutant’  karakterde kişiler ve hadiseler tebeyyün eder. Güzellik ve sanat meselelerinde de geldiğimiz durum aynen böyledir.

Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.

(Yahya Kemal)

 

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…

(Necip Fazıl)