Yazın son günlerinde bir akşam yemeği. Ev sahibi, misafiri için mutfaktaki masa yerine, salondaki açılabilen masayı eşine kurdurtmuştu. Misafir geldiğinde hep bu masa açılırdı. Misafirler de olmasa bu masa sadece örtü sermeye yarardı. Ama artık misafir de pek nadir geliyordu. Gelmeseler de olurdu, bu yaştan sonra eşler birbirlerinden başka kimi isteyebilirlerdi ki?

Ev sahibinin misafiriyle yılların getirdiği bir dostlukları vardı. Feleğin çemberinden birlikte geçmiş olduklarından, birlikte fazla konuşmasalar bile yaşadıkları anıları düşünürler ve içlerini büyük bir huzur kaplardı. Onlar için dostluğun anlamı tam olarak da buydu.

Tatlı bir sohbetle birlikte güzel bir yemek yemişlerdi. Bunun ardından demli birer çay içip eski günleri yad etmek yakışırdı:

“Yok abicim ya, artık hiçbir şeyde eskinin tadı yok. Belki önceden yokluk vardı, büyüklerimiz pek çok şeyi karneyle alırlardı, ama meyvenin, sebzenin, sütün de ayrı bir tadı vardı.”

Haklısın abi, dedi misafir. Biz de köyde yetiştik. Mesela annemin sağdığı sütleri hatırlarım da, şimdiki sütler süt değil. Masadaki yoğurdu göstererek, bu yoğurt hazır, değil mi yenge, diye sordu.

Ev sahibesi evet anlamına gelecek şekilde başını salladı.

Mesela bizim yoğurtlar hiç böyle değildi, diye devam etti misafir. Yoğurdun en az bir parmak sapsarı kaymağı olurdu…

Ev sahibi onu onayladı. Anıları gözünde canlanmaya başlamıştı:“Aynen öyle. Ne güzel olurdu…”

“Biz bunları biliyoruz, özlüyoruz ama artık herkes tatsız tuzsuz şeylere alıştı…”

“Mesela bizim yazlığın orada bir kedi var… Görsen çok seversin. Ona, bizim içtiğimiz sütten verdim, içmedi. Yeni sağılmış çiğ süt verince hemen içiyor. Kedi bile ağzının tadını bizden iyi biliyor.”

Misafir bu sözleri onaylamakla yetindi.

Ev sahibi, en iyisi, sütçüden alacaksın, diyerek sözlerini sürdürdü.

Eşim de sütü sütçüden alıyor artık, dedi misafir. Ama onun aldığı sütte de kaymak olmuyor. Ben, bizim köyde sütlerin sapsarı kaymağı olurdu deyince ertesi hafta aldığımız sütün kaymağı sapsarı oldu. Yaa…

Bu millet böyle abicim, dedi ev sahibi. Herkes kısa yoldan kazanmanın derdinde. İşini hakkıyla yapan yok artık. Gözünü dört açman lazım. Üzerine gitmezsen seni ayakta uyuturlar, ayakta…

***

Birkaç ay sonra, misafir, ev telefonuyla konuşan eşinin konuşmalarını dinliyordu:

“Aaa! Çok geçmiş olsun. Neyi var? A-aaa… Tabii, tabii, Cuma günü geleceksiniz, değil mi? Kaçta? Vallahi çok geçmiş olsun. Görüşürüz.”

Dostunun ateşi bir haftadır inip çıkıyordu. Gece çok terliyordu, sürekli “fanila” değiştirmek zorunda kalıyordu. Ağrıları günlerce dinmeyince hastaneye gitmiş, ancak bir de büyük şehirdeki bir doktora görünmek istediğinden Cuma günü buraya geliyorlardı.

Evi bir an için sessizlik kapladı:

Allah allah, neyi var ki acaba?

Ev sahibi, teşhis konduğunda, ben öyle sanıyorum, akıllanmıştı, artık çiğ süt içmeyecekti. Bir insan güzel günlerini niçin eskiden yediklerinde arardı? Acaba güzel günlere tekrar ulaşılabilir miydi? Yaşanılan zaman bizimle beraber mi yaşardı, yoksa bir daha yaşanamayacak mıydı?

Peki, o zaman yazlıktaki tekir nasıl hastalanmıyordu? Belki de hastalanmıştı, ama adam bunu fark etmemişti. Sanki tekiri yılda kaç kere görüyordu? Ama adam bunları düşünmedi. Kendi hastalığını, doğadan kopuşa ve yıllar geçtikçe bünyenin zayıflamasına verdi. Çocukları da küçükken sıklıkla hasta olmamışlar mıydı? O, küçükken doğru düzgün hastaneye mi giderdi? Çevresine, yatağa düşmeden doktora görünmeyeceksin derdi. Çünkü ne zaman gitsen sende bir sorun bulurlardı. Huzur kaçırmaya ne gerek vardı ki?

Artık sütü aldıklarında eşi şöyle bir kaynatırdı. Kaymağını da kahvaltıya saklardı. Balla kaymak da güzel olurdu hani…