Amin Maalouf, Lübnan asıllı Fransız yazar. Türk okuyucular olarak biz, onu romanlarından tanıyoruz. Fakat “Ölümcül Kimlikler” alıştığımız romanlarından değil. Yazarın zengin kimliğine borçlu olduğumuz bir deneme kitabı. Çok kültürlülük ve kimlik tartışmaları üzerinden dünya barışına bir katkı da denebilir. Zira yazar bu kitapta son yıllarda üst üste ve hemen her coğrafyada yaşanan insani krizlerin ve trajedilerin arkasındaki nedenler üzerine kışkırtıcı bir sorgulama başlatıyor.

Elbette bu sorgulama dünyadaki bütün trajedilere evrensel bir açıklama getirmeye hele mucize bir ilaç önermeye çalışmıyor. Zaten bunu yapmak gerçeklerden kopmak olur. Zira dünya bir tornavidayla parçalarına ayrılamayacak kadar karmaşık bir düzenektir.

Yine de bu karmaşıklık; bizim gözlem yapmamızı, anlamaya, fikirler üretmeye, tartışmaya bazen şu ya da bu düşünce tarzını ileri sürmeye çalışmamızı engellememeli. Çünkü ne kadar zor olsa da başka bir yol yok. Demek istediğim; son yıllarda her sabaha yeni bir trajedi ile uyanır olduk ve her gün dünyanın başka bir yerinden kötü haber geliyor artık. Ve biz her yeni acıdan sonra insanların nasıl böyle korkunç şeyler yapma noktasına geldiğini anlamakta zorlanıyoruz. Bu şiddet boşalımları anlaşılmaz geliyor bize. Böyle durumlarda yeterince anlamadan çeşitli arkaik içgüdülerden, kalıtımsal kan dökme çılgınlığından ve bu gibi şeylerden söz etmeye başlıyoruz. Söz ediyoruz etmesine ama yine de mantıklarını çözemiyoruz. Zira gerçekten bir çılgınlık olsa bile binlerce hatta milyonlarca sorumlu insan olduğundan olaylar bir ülkeden ötekine, farklı kültürlerin göbeğinde, her dinden inananlar arasında olduğu kadar hiç inanmayanlar arasında da kendini gösterdiğinden artık buna çılgınlık demek yetersiz kalıyor. İşte bu hal gerçek bir sorgulama yapmayı zorunlu kılıyor.

Ayrıca böyle bir sorgulama olmaksızın yaşanan her şeyi çılgınlıkla açıklamak, son derece talihsiz bir bakış açısını da doğuruyor. Bu bakış açısı, her yeni olayda tarihin başından beri hep böyle olduğunu söyleyen ve bu işlerin değişebileceğine inanmanın hayalcilik ve saflık olduğunu ilan etmekten geri kalmayan ezeli kuşkucu ve ümitsizlerin bakış açısıdır. Bunlara göre etnik kıyımlar bazen bilinçli ya da bilinçsiz, elbette üzüntü verici ama anlaşılabilir ve insan doğasının özünde var olduğundan ne olursa olsun kaçınılmaz olan toplu tutku suçları gibi el alınır. Bu “bırakınız öldürsünler” tavrı daha önce de çok zararlı sonuçlara yol açmıştır ve öne sürdüğü iddia da haksızdır. Evet, doğru günümüzde de pek çok korkunç anlayışlar, nefret ve kin içerikli fikirler, yıkıcı eylemler hala yaygın ama ırklar arasındaki hiyerarşi fikri, Apartheid ve çeşitli ayrımcılıklar, soykırımlar, kadınları hakir görülmesi gibi bugün kabul edilmez olan pek çok kavram da yüzyıllardır ağır basmaktaydı. Yine işkence çok uzun zamanlar boyunca hukukun içinde olağan bir uygulamaydı. Daha pek çok şey sayılabilir böyle ama bu örneklerin gösterdiği şey şu ki tarih boyunca ağır basan düşünceler ille de gelecek yıllarda ağır basacak düşünceler olmak zorunda değildir.

Girişte bu noktalara dikkat çektikten sonra esas konumuza, günümüzdeki insani kriz ve trajedilere geçecek olursak; son yıllarda -Doğu blokunun çöküşünden itibaren de diyebiliriz- meydana gelen katliamlara ve kanlı çatışmalara baktığımızda çoğunun çok karmaşık ve çok eski kimlik dosyaları ile bağlantılı olduğunu görürüz.

Bazen kurbanlar umutsuzca hep aynı taraftadır bazen de ilişkiler tersine döner. Dünün cellatları kurban kurbanları cellat tarafındadır. Aslında bu sözcükler bile ancak dış gözlemciler için bir anlam taşımaktadır. Bu işin doğrudan tarafları için sadece “bizler” ve “onlar”, “hakaret” ve “ödeşme” vardır. Başka bir şey değil. “Bizler” zorunlu olarak ve kesinlikle masum kurbanlarızdır. “Onlar” ise zorunlu olarak suçludurlar. Şimdi ne çekerlerse çeksinler eskiden beri hep onlar suçludurlar. Burada söz konusu olan birkaç münferit olay da değildir. Dünya bugün dahi eziyet çeken ya da eski çilelerinin anısını içinde saklayan ve intikam anını düşleyen yaralı toplumlarla doludur.

Yazara göre bu kan dökme çılgınlığının altında, büyük ölçüde “kabilelerini” tehdit altında hissettiklerinde hemcinslerimizin katliamcılara dönüşme yatkınlığı var. Bu yatkınlık ise kimlik konusunda hala bütün dünyada ağır basan, hepimizin içine kök salmış “kabileci” kimlik anlayışından/ zihniyetinden /yaklaşımından ileri geliyor. Bütün bir kimliği öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen dar ve ilkel bir anlayıştır bu. Oldukça yıkıcıdır aynı zamanda.

Bu anlayış; bireye, toplumu ve karşıt-toplumu tarafından görünmez bir baskı ile kazandırılır. Bir kişinin belli bir gruba ait oluşunu belirleyen şeyin temelde başkaları olduğu ne kadar doğrudur. Onu kendilerinden yapmaya çalışan yakınlarının etkisi ve onu dışlamak için uğraşan karşı kamptakilerin etkisi. Bu etkiler kimliğin “bizleri” ve “onları” ayrıştıran bileşenleri üzerine olur ve çoğu zaman incitici ve yaralayıcıdır. İnsanlar ise kendilerini en fazla saldırıya uğrayan ve yaralanan aidiyetleri ile tanımlamaya eğilimlidirler. Yaşamın her aşamasında insanların aidiyetlerine(farklı kimlik bileşenlerine) karşı tavırları ve bunlar arasındaki hiyerarşiyi belirleyen de çoğu zaman işte bu yaralardır. İnsanlar dinleri yüzünden eziyet gördüğünde, derilerinin rengi alaya alındığında ya da yamalı giysileri veya şivesi yüzünden aşağılandığında bunu unutmazlar. Kimi zaman bu aidiyetini savunacak gücü kendilerinde bulamadıklarında, onu gizlerler. Bu durumda o, içlerinin derinliklerinde kendilerini özdeşleştirdikleri kimlik olur ve bütün bir kimliği istila eder. Böyle durumlarda o aidiyeti paylaşanlar dayanışma içinde olduklarını hissederler. Birbirlerine benzerler. Birbirlerini harekete geçirirler. Birbirlerine karşılıklı cesaret verirler. Karşı taraftakilere cephe alırlar. Onlar için kimliğini kabul etmek zorunlu olarak bir cesaret eylemi kurtarıcı bir eylem haline gelir.

Dikkat edin lütfen! Böyle bir zeminde meşru kimlik dışavurumunun nerede duracağı ve ötekilerin hakkını çiğnemenin nerede başlayacağı asla bilinemez. Sağduyu bıçak sırtı bir yoldur. Sağduyu iki uçurumun arasındaki, iki uç kavram arasındaki dar geçittir.

Az önce kimlik sözcüğünün bir sahte dost olduğunu söylememiş miydim? Meşru bir eğilimi yansıtmakla başlar ve bir savaş aleti haline gelir. Bir anlamdan diğerine kayış hiç fark edilemez, doğal gibidir ve bizler hepimiz zaman zaman kendimizi buna kaptırırız. Bir haksızlığı kınarız zulüm gören bir halkın haklarını savunuruz ve ertesi gün kendimizi bir trajedinin suç ortakları olarak buluruz.

Bu yaklaşıma kapılan insanlar “ötekilerin” kendi budunları dinleri ya da ulusları için bir tehdit oluşturdukları düşündüklerinde bu tehdidi savuşturmak için yapılabilecek her şeyi son derece meşru görürler. Bu tehdit algısı çoğu zaman akılcı gerekçelere de dayanmaz. Oldukça abartıldığı hatta paranoyaya dönüştüğü de olur. Ama bu insanların korkmaya başladığı andan itibaren dikkate alınması gereken şey tehdidin gerçekliği değildir korkuların gerçekliğidir.

Korkunun başladığı andan itibaren bu insanların kimlik anlayışları dolayısıyla dünya görüşleri daha da bir çarpık ve ters olur. Bu anda aynı topluluğa ait olanlar daha da “bizimkiler” olur. Yazgılarına arka çıkılmak istenir. Ama onlara karşı zalimce davranmaktan da kaçınılmaz. Ilımlı görürlerse kınanır, yıldırılır, hain ya da döneklikle suçlanırlar. “Ötekilere” gelince kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz onların şikayetleri, çektikleri acılar, kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumşamaktan kaçınırız. Sadece çoğu zaman topluluğun en militan en laf ebesi en aşırı kesiminin bakış açısı olan “bizimkilerin” bakış açısı önemlidir artık.

Burada önemle vurgulamam gerekir ki: Şu ya da bu etnik, dini, ulusal ya da başka bir aidiyetin öldürmeye eğilimli olduğunu asla düşünmüyorum. Bu kabileci ve indirgemeci kimlik yaklaşımının şiddete ve öldürmeye eğilim yarattığını düşünüyorum. Benim kınadığım kimliği tek bir aidiyeti indirgeyen ,insanları taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı, zaman yok edici bir tavra yerleştiren yaklaşım.

Şu ana kadar söylediklerime pek az insan açıkça karşı çıkacaktır. Fakat bizler hepimiz sanki bu böyle değilmiş gibi davranıyoruz. Kolayına kaçıp birbirinden farklı insanları aynı kefeye koyuyoruz. Gene kolaylık olsun diye onlara toplu eylemler ortak görüşler yüklüyoruz. Her birimizin sözlerinin masum olmadığının tarih boyunca kötü ve ölümcül olduğu ortaya çıkan önyargıların sürdürülmesinde payı olduğunun bilincine varması bana önemli görünüyor. Çünkü başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımız.

Zira bugün çok sık yapıldığı üzere çağdaşlarımız kimliklerini vurgulamaya yöneltildiğinde bununla onlara söylemek istenen içlerindeki çoğu zaman dinsel ya da ulusal ya da ırkçı sözüm ona temel aidiyete dönmeleri ve bunu gururla ötekilerin suratına çarpmaları gerektiğidir. Birisi daha karmaşık bir kimlik talep etmeye görsün hemen toplumun dışına itilmiş bulur kendini.

Çünkü bu “kabileci” kimlik anlayışının altında, bu baskı ve zorlamaların altında; kişinin derin gerçekliğinde doğarken ebediyen belirlenen ve artık değişmeyecek olan özünün var olduğu inanışı var. Sanki geri kalanın, özgür insan olarak kat ettiği yolun, benimsediği inanışların, tercihlerin, duyguların hiçbir önemi yokmuş gibi. Evet, bütün dönemlerde meşru kimlik denebilecek kadar her koşulda ötekilerden son derece üstün tek bir ana aidiyet olduğunu düşünen insanlar olmuştur. Kimiler için ulus kimileri içinse din ya da sınıf. Ama hiçbir aidiyetin mutlak surette baskın çıkmadığını anlamak için dünyada olup biten farklı çatışmalara bir göz atmak yeter. İnançlarının tehdit altında olduğunu hisseden insanlar arasında bütün kimlikleri özetler gibi görünen şey dinsel aidiyet oluyor. Ama tehdit altında olan anadilleri ve etnik grupları ise o zaman insanlar dindaşları ile kıyasıya savaşabiliyorlar. Bütün örneklere birlikte bakıldığında görünen şey herkesin kimliğini oluşturan ögeler arasında belli bir hiyerarşi olsa bile bunun değişmez olmadığı zamana göre şartlara göre insana göre başkalaştığıdır.

Nihayetinde demek istediğim şu: kimlik öyle bir çırpıda verilmez yaşam boyu oluşur ve değişir ve oldukça karmaşıktır. Her kişinin kimliği resmi kayıtlarda görünenlerle kesinlikle sınırlı olmayan bir yığın ögeden oluşur. Elbette insanların büyük çoğunluğu için dinsel bir geleneğe bağlılık söz konusudur; bir ulusa bazen iki ulusa, etnik ya da dilsel bir gruba, az ya da çok geniş bir aileye, bir mesleğe, bir kuruma, belirli bir sosyal çevreye… Ama liste daha da uzundur, neredeyse sınırsızdır: insan bir eyalete, bir köye, bir spor takımına, sendikaya, partiye, cemaate, derneğe, aynı derdi çeken insanlara, aynı fiziksel özrü paylaştıkları insan grubuna ait olduğunu hissedebilir. Bütün bu aidiyetler her halükarda aynı derecede önem taşımazlar ama hiçbiri de tam olarak anlamsız değildir. Bunlar aslında kişiliğin yapı taşlarıdır. Bu ögelerin her birine çok sayıda bireyde rastlamak mümkünse de, iki farklı insanda aynı bileşimi asla bulamazsınız. İşte herkesin kimliğini belirten tamda budur: karmaşık, biricik, yeri doldurulamaz, başka hiçbir kimse ile karıştırılamaz olmak. Yani demek istediğim bütün insanların eşit olduğu değil ama her birinin farklı olduğu. Ben eminim ki kimlik muhasebesini yapan herkes kendi özel durumunu, karmaşıklığını keşfedecektir.

Şimdi biz bunları söyleyince, çeşitli aidiyetleri konuşmaya başlayınca; birileri derhal insanları kimliğini bütün renklerin silineceği bulanık bir çorba içinde eritmekle suçlayabilir bizi. Oysa benim söylemeye çalıştığım bunun tam tersi. Buraya kadar kimliğin çok çeşitli aidiyetlerden oluştuğu üzerinde Israrla durdum. Ama aynı zamanda kimliğin tek olduğu ve bizim onu bir bütün olarak yaşadığımız olgusu üzerinde ısrar etmem gerekiyor. Bir insanın kimliği başına buyruk aidiyetlerin birbirine eklemlenmeleri demek değildir. Kimlik bir yamalı bohça değildir. Gergin bir tuval üzerine çizilen bir desendir. Tek bir aidiyete dokunulmaya görsün sarsılan bütün bir kişilik olacaktır.

Kimliğin bazısı etnik bir tarihe bağlı bazısı değil bazısı dini bir geleneğe bağlı bazısı değil çok sayıda aidiyetten oluştuğunun kavrandığı an… İşte o an insan kendi içinde kendi kökenlerinde, izlediği yolda; farklı mecralar, farklı katkılar, farklı melezlikler, ince ve birbiriyle çelişen farklı etkiler görmeye başlar. Artık tıpkı kendi “kabilesiyle” olduğu gibi başkalarıyla da bir ilişki kurmaya hazırdır. Çünkü başka insanlarla farklı olmanın ne demek olduğunun anlamıştır. Çünkü insan olmaya hürmeti öğrenmiştir Bundan sonra sadece ”Biz” ve “Siz’den” bir sonraki karşılaşmaya, bir sonraki ödeşmeye hazırlanan savaş düzeninde iki ordudan çok daha fazlası vardır. Artık öteki tarafta da “insanlar” vardır. Hatta kimi zaman “bizim” taraftaki bazı kişilerden daha fazla ortak şeyimiz olan kendimizi son derece yakın hissedebileceğimiz insanlar da buluruz ”ötekilerin” arasında.

Son söz: elbette ki ben bunun belirli bir dozda gönüllülük ve karşılıklılık istediğini inkar edecek değilim. Ama sanırım bundan kaçınırsak ve dar kimlik anlayışlarına sıkışıp kalırsak korkarım ki gelecek hakkında daha fazla endişelenmemiz gerekecek.

Not: Kimlik konusuna bir başka yazı ile devam edeceğim.