Gündelik meşgûliyetlerde kelimeleri üzerinde pek düşünmeden sarfederiz. Hayatın akıcı sûrette idamesiçin olması gereken de budur. Her kelimenin kökü-kökeninin, muhtelif manalarının fikretmeye başlandığı yerden marazî bir hâlin zuhur edeceği muhakkaktır. Bununla birlikte, bir sanatkârın üzerinde tûl müddet titizlendiği eserleri misali, dil ve fikir sahasının sanatkârları olan âlim, mütefekkir şahsiyetlerin nefes verdiği harflerden müteşekkil kelimeler de mevcuttur, nitekim onlara ‘mefhum’ denilmektedir. İşte o titizlenilen, emek edilen mefhumlar ki, nazariyat ve fikriyat sahasının binekleridir. Bineğin sıhhatine, üst-baş techizatına ehemmiyet verilmeden koşulduğunda menzile varmak muhaldir. ‘Anadolu mayası’ terkibinin dûçâr olduğu akıbet tam da böyledir.

  Takribî yetmiş sene evvel Tokatta doğan, yükseköğretimini fizik ve felsefe sahalarında tamamlıyan, kırk yaşına varmadan ‘sistematik felsefe profesörü’ ünvanını kazanan, dünyanın muhterem kurumlarında çalışmalarda bulunan, kırk sekiz yaşında kendi arzusuyla mütekaid olup bir köşede hakîmâne eserlerini kaleme alan Yalçın Koç, iki bin yedi senesinde ‘Anadolu Mayası’ kitabını neşretti. Kendi ifadeleriyle ‘kitaplarının zemini Anadolu Mayası’dır, bu itibarla anlattıkları yeni değildir; Anadoluda yüzlerce yıldır bilinenleri sadece kısmen tekrar etmiştir, o kadar.’ Eserlerine, mukaddimelerine mezkur ifadeler ve benzerlerini dercederek başlıyan Hoca’nın kasdettiği ‘maya’ ile bugün avam-havas herkesin dilinde kurcaladığı ‘maya’nın bir alakası var mıdır? Hoca niçün ‘mayalanmak’ vakasını Anadoluya münasip bulmuştur? Sualleri pekâlâ çoğaltabilmekle birlikte, bu sualler yazının girizgâhında serdedilen ifadelere rabtedildiği takdirde cevaplarını bulma adına zihinler tahrik olunacaktır.

  ‘Theologia’nın Esasları’, ‘Theographia’nın Esasları’ ve ‘Theogonia’nın Esasları’ adlı eserleriyle Hoca, oldukça çetin meselelerin halline uğraşır. Bâlâda  zikrolunan eserler hakkında kalem oynatmak  bu satırın yazarının tâkatinin çok üzerindeyse de müellifden af taleb ederek birkaç satır bahsetmek elzemdir.

  Hoca’nın kaleme aldığı eserlerde dikkati ilk celbeden husus gayet ziyadesiyle tırnak işaretinin kullanılmasıdır. Öyle ki sanki Hoca her kelimesini zihninde beslemiş, serpilmesine imkan vermiş ve sahiplenmiş de onu kem göz-nazarlardan muhafaza etmekçin – kem göz-nazarlara muhatab olmaktan, harcıâlem kullanılıp üzerinde durulmayan mefhumların ahvalini kasdediyorum- işaretler içerisine sarıp sarmalamıştır. Kârîleri had safhada zorlasa da tefekkür zaviyesinden pek faideli bir usûl olduğu anlaşılıyor.

  Binlerce yıldır üzerine konuşulan, tartışılan mevzuların menşei dillere hâkim olarak Koç, zaman zaman kadîm metinlerin aslını aynen aktararak, yerine göre kelime kelime tercüme ederek anlaşılmalarını sağlamış. Meselelerin kıraatine dalınıp -evet bir zaman sonra suyun derinliğine dalıp günışığıınn bir daha görülemeyeceği düşünülen o bedbîn anlardakine benzer şekilde – önü-sonu muğlak bir mekandaymışçasına hissedilen kısımlarda müellif ufacık bir misalle kârîyi oradan çekip çıkarıyor. Bir bakıma o sahifeye değin manalandırma gayretinin bir mükâfâtı olarak.

  Eserlerdeki üslubun dîger bir husûsiyeti   oldukça sık tekrarlara yer verilmesidir. Ancak bu tekrarlar esnasında yeni pencereler açıldığı da fark ediliyor. Gavvâs misalinden devam edersek, Hoca derinlerde okuyucuyu dolaştırırken bir ‘tekrar ipi’yle yüzeye yakın seviyelere çıkarıp zihnî bedenimizi derinlerin yüksek basıncına hazırlıyor. Böylelikle arama, ‘nazar etme’, ‘nazariyat’ süreci akıp gidiyor.

  Üsluba dair sıraladığımız husûsî hâllerinden mâadâ, Yalçın Koç’un eserlerinde meselelere baktığı yer hakkında nice söylense az gelecektir. Durup, baktığı yer ve daha da mühimi inşa ettiği ‘genesis nazariyatı’yla ‘Grek-Latin-Kilise Diyarı’nın manzarasını resmediyor. Yine kendi ifadeleriyle; ‘Türkistan’dan gelen Kelam’ ile ‘maya’lanan Anadolu’nun ‘gönlü mayalıları’na ‘düşkün’e mahsus fikriyat (logia) ve ‘aşkın’a mahsus nazariyat (theoria) ile varılamaz. ‘Kelam’ı ancak ‘kelam’ın mahalli’ açabilir. ‘Kelam’ gönülden gönüle aktarılır, yoksa ‘düşkün’e mahsus dil’ vasıtasıyla değil. ‘Grek-Latin-Kilise Diyarı’nda binlerce yıldır konuşulanlar fikriyat (logia) safhasından nazariyat (theoria) safhasına dahi ulaşamamıştır, nerede kaldı ki nazariyat (theoria) da aşılabilmiş olsun. Hoca’ya göre bu hüküm ‘Arapça ve Farsça konuşulan Diyarlar’ı da kuşatan şekilde cârîdir.

  Deryada katre misali, muhteviyata dair zikrolunanlar katrenin deryanın husûsiyetlerini ihtiva etmesi göz önüne alınarak değerlendirilebilirse de eserler kıraat olunduğunda kârîler tarafından ihtimal ki şu satırların yazarı; boyunu katbekat aşan mevzularda yalan-yanlış kalem oynattığıçin muaheze edilecektir. Bunun ötesinde yazar, yaşadığımız zaman ve zemin üzerinde böylesine kıymetli bir hikmet ehlinin eserlerinin kıraati vuku bulduğuçin ne denli mutlu olsa sezâdır.