Kültür ve emperyalizm gibi muğlak, bugün hala yoğun olarak tartışılan iki kavram hakkında düşünmek, düşünce alanının genişliği açısından kolay fakat aynı kolaylığın sebep olduğu anlam kargaşası açısından zor olarak görülebilir. Buna ilaveten yine efkârı umumiyi meşgul eden aydınlar meselesi üzerinden bu konuya yaklaşmak takdir edilecektir ki çetin bir iştir. Bu yazı mezkûr işin çetinliğini bilerek birkaç kelam etme gayretidir.

    Güncel kullanımdaki yerleri ve tarihsel gelişimleri göz önünde bulundurulduğunda aydın-münevver-entelektüel kavramları birbirlerinden farklı anlam dünyaları barındırırlar fakat birçok zaman birbirlerinin muadili olarak kullanılırlar. Bu yazıda farklılıklarına değinilmeden ‘aydın’ kelimesi kullanılacaktır.       

    Kültür emperyalizmi, yazının başında da belirtildiği gibi duru bir mesele olarak görülmemekte lakin kısaca’ bir kültürün diğer kültürleri çeşitli yollarla tahakküm altına alması ve yaşama fırsatı vermemesi’ olarak anlaşılabilir.       

    Aydın, gelişigüzel ve günübirlik fikir cereyanlarının, davranış biçimlerinin cazibesine kapılmaz ve çevresinde olup bitenlere sathî değil derunî bir kavrayışla bakar. Yaşadığı zaman ve mekânın bilincinde olarak, aynı zamanda inandığı değerler adına zaman ve mekâna karşı sorumluluk duygusuyla fikrî tecessüsünü ilerletme gayretinde bulunur. Bu gayret onun ait olduğu toplumla olan bağından neşet eder. Aydın tefekkür binasını, ait olduğu toplumun kültürel birikimini temel alarak inşa eder. İnşa süreci devam ettikçe temelden sarsılmadan üst katlara çıkarak diğer toplumları da temaşa imkânına kavuşur. Böylelikle hayat sürdüğü çağdan sorumlu olduğu bilinciyle tüm insanlar adına hislenir, düşünür ve hareket eder.

    Kültürel tahakküm altında bulunan ülkelerde toplum rahatlıkla manipüle edilir. Esasında o toplumla organik bir bağı bulunmayan pek çok düşünce ve davranış normalleştirilir. Fertler meselenin sadece sathî boyutunu görerek zihnî konfor içinde yaşar. Aydın bu konforu reddeder. Günlük hayatında her an kültürel emperyalizm saldırısıyla kuşatıldığını farkındadır ve fikrî gardını hiçbir zaman indirmez. Her an tetiktedir, rahatsızdır. Aynı zamanda bu saldırılara karşı koyma işlemi sözü edilen tefekkür binasını muhkem kılar.

    Kültürler donmuş bir şekilde bulunmaz, sürekli etkileşim içerisindedirler. Ancak kültürel tahakküm meydana geldiğinde kültürlerden değil tek bir kültürden, etkileşimden değil imhadan söz edilir. Aydın bu etkileşimin sınırları ve ölçüsü üzerine kafa yormalı ve tahakküme varan sınır ihlallerine karşı çıkmalıdır. Tabiidir ki bunu yapabilmesi için inandığı değerlerinin inşa ettiği öz kültürünün çizdiği sınırların içerisinde bulunduğunu ve buranın işgalinin yurdunun işgaliyle neredeyse aynı olduğunu bilmelidir. Bunu bilen aydın etkileşimin tahakküme dönüştüğü noktalarda tavır almalıdır.

    Türkiye özelinde kültür emperyalizmi ve aydınların konumu düşünüldüğünde meseleler çapraşık bir hal alır. Türkiye’de, istisnaları olmakla birlikte aydın; beraber yaşadığı cemiyet ve değerleriyle bağ kuramamış, temel kıstaslarını daima dışarıda aramış kişilere unvan olarak verilmiştir. Kültürünü, tarihini bilmeyen, araştırmaya dair en ufak merakı dahi olmayan ‘aydınlar’ bu bilmedikleri fakat bildiklerini sandıkları değerleri, yine bilmedikleri fakat bildiklerini sandıkları yabancı değerlerle mizan etmeye çalışmışlardır. Kültürler arası sınır ihlali vuku bulduğunda tetikte olması gereken aydın, Türkiye’de sınırın içini tanımamaktadır. Bu manada yersiz yurtsuzdur, değerlerine yabancılaşmıştır. Hatta öyle ki kültür emperyalizminin Türkiye’deki en tahrip edici vasıtalarından biri olarak işlev görmüş, aslî hüviyetini kaybetmiştir.       

    Türkiye’de aydının yabancılaşmasının baş amillerinden biri aydının tahsil gördüğü akademinin yabancılaşmasıdır. Türk üniversitelerinde uzun zamandır müşahede edilmektedir ki akademik çalışmalar aşağılık kompleksi duygusuyla yürümektedir. Birçok akademisyen yaptığı çalışmaların kaynakçasına yabancı isimler yazmayı başarı olarak görmekte, çalışma yaptığı sahada kendi kültürüne ait eserlerden yararlanmayı düşünmemekte, öyle ki isimlerini dahi bilmemektedir.

   Bu tablo sadece yakın geçmişe dayanılarak açıklanamaz. Cumhuriyetten evvel kültürel emperyalizm vasıtalarıyla yavaş yavaş zihinlere fay hatları döşenmiştir. Döşenen fay hatlarının büyük bir depreme yol açacağı kaçınılmazdı ve deprem cumhuriyet olarak tezahür etti. Akademi ve aydınlar sarsıntı ve depremlerden ağır hasarlar aldı. Zihinlerin sarsılması sonucu yabancılaşan aydınlar, kültürel emperyalizmin vasıtası oldu, kültürel tahakküm arttıkça aydınlar daha da yabancılaştı ve kısır bir döngü halinde birbirlerini besleyerek büyüdüler. Bugün bu döngüyü akamete uğratmak yine aydının görevidir. Aydının yetiştiği akademinin de baş meselesidir.

    Türk aydını bin senedir İslam olan coğrafyada yetişmiş ve yaşayan bir fert olarak Müslüman kimliğini asla başka kimliklerin önüne geçirmemelidir. Bin yıldan bu yana bu topraklarda devam eden İslam tecrübesinin tarihsel süreçlerini, fikir hareketlerini çok iyi bilmeli ve kendi inşa edeceği tefekkür binasının temel harcını buradan alacağı malzemeyle karmalıdır. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan bir Müslüman değil Türkiye’de yaşayan bir Müslüman olduğunun şuuruyla hareket etmelidir. Evvela, Türkiye’deki fikir cereyanlarıyla nasipdar olmalı, sonra ümmet coğrafyasındaki ve tüm dünyadaki fikir cereyanlarını tetkik etmelidir. Eylemlerini tetkiklerinden çıkaracağı neticeler çerçevesinde gerçekleştirmelidir.