Satranç kitabını okuyarak tanıştım Stefan Zweig ile. Anlatımına ve betimlemelerine hayran kaldığım bu kitabında Nazi döneminin korkunçluğunu, alışılmışın dışında bir şeklide kahramanının gözünden anlatıyor. İnsan ruhunun gelgitlerini çok güzel bir şekilde analiz ederek bu dönemin, insanları nasıl sarstığını anlamamızı istiyor adeta. Ve bunu yaparken de satrancı, kendi deyimiyle ”bütün halklara ve bütün zamanlara ait olan tek oyun”(Zweig,17), kitabın üstünde kurulduğu temele yerleştirerek ayrı bir unutulmazlık ve heyecan getiriyor hikâyeye. Heyecan ve merak dolu bir okumanın ardından kitabın sonuna gelince böyle bitmemeli, diye düşünüyorsunuz ve sonra anlıyorsunuz belki de böyle bitmeli, bazen bırakmayı bilmeli.

Mutsuzluğun girdabına sürükleyen, ruhun derinliklerinde kendini hissettiren ve insan
ruhuna en çok kasvet veren duygudur hiçlik. Hayatınızda elle tutulabilir bir şey kalmadığında, hissettiğiniz boşluk yani elde var sıfır durumudur aynı zamanda. Tamamen yalnızlığın ve sessizliğin hâkim olduğu bir odada, dört duvar arasında, tek başınıza, hiçbir şey yapmadan kaç saat kalabilirdiniz? Haftalarca hatta aylarca bu odada yarım, eksik yaşamaya mecbur bırakılsanız nasıl yaşayabilirdiniz? Belki de Zweig’in dediği gibi “suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi, o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta”(43) dış dünyadan bihaber yaşardınız. Sürekli kendinizle çarpışıp kendinize tutunabilirdiniz. Fakat bir süre sonra aklınız da oyunlar oynamaya başlardı size çünkü akıl da bir dayanak arardı sonu gelmez düşüncelere ve sonunda katlanamazdı hiçliğin belirsizliğine. Ve zamandan, mekândan yoksun bir boşluğa düşerdiniz. Peki, bu girdaptan nasıl kurtulabilir, nasıl yenebilirdiniz hiçliği? Belki kahramanımızın
yaptığı gibi dünyayı siyah ve beyaz arasındaki dar yola indirgeyip öyle yenebilirdiniz hiçliği. Kendi kendinize satranç oynayarak belki. Fakat hangimiz kendimize karşı kazanabildi ki?

Hayatla ölüm arasındaki ince çizgide yaşar insan çoğu zaman. Ölüm hırçın bir dalga gibi kovalar hayatı. Bir gemi yolculuğudur özünde hayat. Çoğu zaman rotası belli olmayan, sığınacak bir liman arayan, bazen hırçın dalgalarla boğuşan, kimi zaman durgunlaşan bir gemi misalidir yaşamak. Bir an devrilse bir hiç olacaktır gemi, sanki hiç yaşanmamış gibi. Ama bilinmez ki hangi rüzgârın eseceği, hangi dalganın bu gemiyi devireceği. Ve yaşar insan zamansız, mekânsız. Sahi zaman ve mekân kavramı olmasa mesela nasıl olurdu yaşamak? Peki, yaşamak mıdır bu öylece tutsak? Ne hisseder insan? Korku, yeis, yalnızlık, acı, işkence… Hiçbiri, sadece hiçliği hisseder ruhunun en derinlerinde. Aslında hiçliğin pençesi mi bu beynine saldıran? Bu gemi bir gün batarsa bir hiç mi olur insan? Ya olursa ya bir gün bu savrulan gemi batar da hiçlik kapını çalarsa? Ama kolay mı yokluk, düşünmek bile acı verir insana. Bir hiç uğruna mıydı bunca varlık, yaşanmışlık ya da yaşanmamışlık? Aslında bir masal mıydı bu hiçliğin kulağına fısıldanan? Hepimiz bir masalın kahramanları mıyız bu hayatta? Masallar hep mutlu biterdi oysa… Sorular bir akrep gibi yer bitirir insanı hiçliğin sessizliğinde öyle. Sahi hiçlik tam olarak ne? Varlığın sonu mu hiçlik ya da hep mi hiçtik? Hiçlik bir bitmişlik midir ya da hiç başlanmamış mıdır hayata? Doğmadan önce mi hiçtir insan öldükten sonra mı? Bir de yaşarken hiç olmak var bir esir gibi. İşte en kötüsü de bu belki de. Oradan oraya savrulmak, rüzgârın komutuyla yaşamak, akıntının kargaşasında boğulmak…

Uçsuz bucaksız bir evrende bir çığlık olan hiçlik herkese kendini duyurur çünkü o hep vardı ve hep var olacak. Bu yüzden asıl önemli olan hiçlikten varoluşa çıkmak. Tutsağız bir şeyler üretip var etmeye yoksa içimizdeki hiçlik bizi de önüne katarak yoluna devam edecek; bizi de hiç edecek.