Araba yorgun bir işçi gibi köye giden yokuşu tırmanırken, arkada oturan adamsa kara kara düşünüyordu: Şimdi ne olacaktı? Çocuklarını evlendirmiş, hepsi kendi yoluna gitmişti, ama yine de başına gelebilecek şeyleri düşünmekten kendini alamıyordu. Eşi ise kaç yıllık evliliklerinde onu ilk kez bu kadar düşünceli görmüştü. Yıllardır türlü türlü sıkıntının yüzündeki gülümsemenin eksilmesine engel olamadığı bir adamı basit bir kan tahlili ne hale getirmişti.

Köyün girişini haber veren büyük dut ağacını ve çeşmeyi görünce derin bir iç geçirdi. Canı çok sıkılmıştı. Arabayı süren oğluna, “Çeşmenin orada dur.” dedi. Çeşmede elini yüzünü yıkadı ve kana kana su içti. Bu çeşme, kendini bildiğinden beri vardı. Belki de onun büyükleri bile bu çeşmeyi kimlerin yaptığını bilmiyordu. Çeşmenin sürekli aynı kalan şırıltısı, bu çeşme zamanın ötesinden beri varmış ve aynı şekilde akmaya devam edecekmiş gibi bir izlenim bırakıyordu. Bu köyde zaman yok gibiydi. Bir an için zorla nefes alıp verdiğini hissetti ve bir anlık telaşa kapıldı. Zamansızlık düşüncesi onun canını sıkmıştı. Kafasını dağıtmak için bir sigara yakmak istedi. Eli ceketinin cebine doğru gitti, ama sonra vazgeçti, artık içmemesi gerekiyordu.

Arabaya tekrar bindi ve eve doğru devam ettiler. Köyün meydanı sayılabilecek muhtarlık ve caminin yakınında kimsenin olmayışına belki de ilk kez sevindi. Motorun gürültüsü evlerinin yanında durdu. Kim bilir, daha ne kadar böyle gidip gelecekti.

***

Tedavi için ayda bir Ankara’ya gidip geliyordu. Bu sıralarda çok zayıflamıştı. Bulantı yüzünden yemek yiyemiyor, çay içemiyordu. Bunların ilaçlar yüzünden olduğunu düşünüyordu. Arada, bu ilaçları almasam mı diye düşünecek oluyor, ancak sevdiklerinin tepkisinden çekiniyordu. Başka çare de yoktu. Hastalığı eşine de bulaşır diye yatakları da ayırmışlardı. Her şeyi elinden alınmış gibi hissediyordu. Ankara’dan köye ne zaman dönse insanların acıyan bakışlarının üzerinde dolaştığını hissediyordu. İnsanların kendisini bu halde görmesine çok üzülüyor, elinden hiçbir şey gelmediği için öfkeleniyordu. Onların kendisini bu halde görmemesi için dışarı çıkmamaya gayret ediyordu. Onlar da onu yalnız bırakmamaya çalışıyor, ellerinden geldiğince onu ziyaret edip ona yardımcı olmaya çalışıyorlardı.

Bazen, içinden “Bunu hak edecek ne yaptım?” diye sormak geçiyor, ancak bu sorunun varacağı yerden korktuğundan bunu düşünmekten kendini vazgeçiriyordu. Bunun herkesin başına gelebileceğini, hastalığın da şifanın da Allah’tan geleceğine dair inancını kendine hatırlatıyordu.

Her şeye rağmen “Ya iyileşemezsem?” düşüncesi onu rahat bırakmıyordu. Bu düşünce ne zaman aklına gelse yüreği hızla atmaya ve soğuk terlemeye başlıyor ve zihni de bu düşünceyi şiddetle reddediyor, bedeni ve zihninin var olabilmek için çırpındığını hissedebiliyordu.

***

Genç bir adam, akşam vakti muhtarlıktan çıkıp evine doğru yürümeye koyuldu. Yolda diğer köylülerle karşılaştı. Genç adam, şehirde işlerinin arttığından bahsetti. Seçimler yaklaşıyordu, kendisi de artık muhtarlık yapmak istemiyordu. Köylüler ilk başta bunu kabul etmedilerse de akıllarına başka bir fikir geldi. O’nu muhtar yapacaklardı. Yaşı önceki muhtar kadar olmasa da pek çok köylüden gençti, ellili yaşlarındaydı. Belki köye çok faydası dokunurdu. Ama en çok kendisine faydası dokunurdu, elini rahatlatırdı, hem sonra onun için bir mutluluk vesilesi olabilirdi.

Köylülerin kendisini muhtar seçmek istediğini öğrenince adam buna çok sevindi. Kendisini düşünmeleri, yardım etmeyi çok istemeleri onu çok sevindirmişti. Kendisini bu göreve layık görmeleri gururunu okşamıştı. O, artık ihtiyaç duyulan biriydi.

Artık her gün büyük bir şevkle evinden çıkıyor, köyün muhtarlığına gidiyor ve gelen geçen herkesle sohbet ediyordu. Büyük bir heyecanla işine koyulmuştu, artık mesleği sorulunca “Bağkur’dan emekliyim.” demiyor, gururla, “Muhtarım.” diyordu.

Tedavi için Ankara’ya gidip gelmeye devam ediyordu. Ankara’dayken genç bir doktordan hastalığının bulaşıcı olmadığını öğrenmiş ve yatakları tekrar birleştirmişlerdi. İyileşince güzel, demli bir çay da içebilecekti.