İslâm düşünce tarihinin önemli şahsiyetlerinden biri olan Kindî, Bağdat Akademisi’nde yetişen ilk filozoftur. Kindî, filozof olduğu kadar bir fizikçi, bir mühendis, bir matematik bilginidir. O, bu niteliğiyle -S. H. Nasr’ın dediği gibi- filozof bilimciler okulunun ilk kurucuları arasında yer alır. Tabiat ilimlerindeki geniş bilgisine rağmen, felsefi yönü daha baskın olduğu için filozof olarak anılmıştır. İslâm dünyasında ilk defa felsefesi ile ilgili eserleri inceleyen ve yorumlayan Kindî, kendinden sonra gelen filozoflara bu alanda öncülük yapmış ve Meşşâi felsefenin temellerini atmıştır.

Bir müslüman filozof olarak Kindî’nin şöhreti bazı felsefi ve bilimsel yazılarının çevrilmesiyle Latin Batı’ya kadar yayılmıştır. Ortaçağ’da öylesine ünlüydü ki, bu ünü Rönesans’a taştı ve bu dönemin Cardanus (ö. 1576) gibi çok tanınmış bir yazarı, Kindî’yi “insanlık tarihinin en etkili ve en önemli on iki entelektüel şahsiyetten biri” olarak değerlendirdi. Kindî, eserlerinde felsefeye dair birçok konuya temas etmiştir. Ancak biz bu yazımızda Kindî’nin Allah’ın varlığına dair delillerini ele alacağız.

Allah’ın Varlığına Dair Deliller

Kindî, Allah’ın varlığına ilişkin delillerini felsefi bir tarzda eserlerinde geniş bir şekilde anlatmaktadır. Kindî’nin delilleri filozofların sıkıcı diyalektik ispatlarından farklı, fakat ekseriya daha tesirli ve daha müşahhastır.

Kindî eserlerinde Allah’ın varlığına ilişkin birçok delil getirmektedir. Birlik-çokluk delili, illiyet delili ve hudûs delili gibi. Ancak biz bu yazımızda Kindî’nin üzerinde önemle durduğu gâye ve nizam delili ile insan delilini ele alacağız.

  1. Gâye ve Nizam Delili

Gâye ve nizam delili, felsefe ve ilâhiyâtın en eski, en köklü ve belki de en güçlü delilidir. Dünyadaki gâyeli kuruluş ve düzen olgusundan yola çıkarak bu kuruluş ve düzenin yalnızca en bilge ve her şeye gücü yeten bir varlığın yani Allah’ın eseri olabileceğini savunan delildir. Amaç âlemde bir neden-gâye ilişkisinin varlığını ve bu nizamın tesadüf, tekâmül veya maddenin kendisi ile izah edilemeyeceğini açıklamaktır.

Gâye ve nizam delilinin diğer delillerden farklı olan tarafı, dini ve estetik duygunun kuvvetli olduğu çevrelerde, her zaman hususi bir üstünlüğe sahip olmasıdır.

Örneğin Kur’ân, sık sık tabiat olaylarına (fenomen) iman edenlerin tefekkür etmesi gereken Allah’ın ayetleri olarak değinir. Bunun için bütün İslâm tarihi boyunca ilimle uğraşan bütün müslümanlar, tabiatın harikuladeliklerinde Allah’ın rahmet ve yüceliğini gösteren ayetler arama amacı gütmüşlerdir.

Kindî’yi hem bir bilim adamı olarak hem de müslüman bir filozof olarak bu geleneğin ilk örneği kabul edebiliriz.

Farklı risâlelerde gâye ve nizam delilini ele alan Kindî’ye göre, Allah’ı bilmek veya “görünmeyen âlemi bilmek ancak bu âlemde onun varlığını gösteren düzen ve eserlerle mümkün olur.” Zira bu âlem imkan dairesinde yaratılan en güzel âlemdir. Kindî, öne sürdüğü bu delille, âlemdeki düzen ve tertibe dikkat çekmektedir. Öyle ki duyu güçleri, aklının ışığıyla aydınlanan bir kimse için, duyulara konu olan görünüşler dünyasında bir ilk yönetenin yönetimini gösteren çok açık deliller vardır.

Gökyüzü ile yeryüzündeki varlıklar arasında mevcut olan ahenk ve uyum bunun en iyi göstergesidir. Örneğin Kindî’ye göre güneşin dünyaya olan uzaklığı bu şekilde olmayıp daha uzakta bulunsaydı hava az ısınırdı, kutup bölgelerine yakın bölgelerde olduğu gibi yeryüzünde her şey donardı; ne hayat, ne tarım, ne de başka gelişmeler olurdu. Eğer güneş daha yakın mesafede bulunsaydı yeryüzü yanar, ne hayat, ne tarım, ne de başka şey olurdu. Nitekim ekvator bölgesinde benzeri durum söz konusudur.

Kindî’ye göre, şânı yüce Yaratıcı, yaptığını son derece sağlam ve düzenli yapmıştır. Eğer güneşin yeryüzüne olan uzaklığında hiç değişme olmasaydı ve güneşin hareketi daima ekvator ve ona paralel bir yönde cereyan etseydi ne kış, ne yaz, ne bahar, ne de güz olurdu. Yeryüzünün her yerinde tek mevsim bulunurdu; ya sürekli yaz, ya kış, ya da mevsimlerden bir diğeri olurdu. Kindî’ye göre bunun sonucunda oluş ve bozuluş gerçekleşmez, varlıktaki bütün türler ortadan kalkar ve değişikliğe uğramayan bir tek varlık kalırdı. Nitekim mevsimlerde anormal değişiklik olunca bunu görmekteyiz. Mesela yaz mevsiminde kuraklık uzun sürerse hayvanlar ve bitkiler bozulur (ölür), hastalıklar baş gösterir, yazlar kısa sürünce de sıcaklar az olur ve neticede aynı durum ortaya çıkar; yani bütün mevsimlerde anormal bir değişiklik olunca, hastalık ve bozulmalar (ölümler) meydana gelir.

Eğer güneş sadece dönenceler arasında hareket edip, devri hareketi için uzaklaşmamış olsaydı, yeryüzünün bir kısmı altı ay süreyle güneş ışığından mahrum kalırdı, dolayısıyla hiçbir canlı için rahat ve huzur olmazdı. Şayet güneşin merkezi dünyanın merkezinin dışında olmasaydı, mevsimler dört değil iki olurdu.

Kindî Allah’ın hakimiyet ve hikmetini nazara veren bu ve benzeri olayların ayda da görülebileceğini söylemektedir. Çünkü ay, şu andaki normal uzaklıkta değil de daha yakın olsaydı bulut ve yağmurun oluşmasına engel olurdu. Zira ay buharı çözer, ayrıştırıp, inceltir; onun toplanıp yoğunlaşmasını önler.

Bu şekilde güneş ile ayın yeryüzü ile olan mükemmel münasebeti, her şeyin bir düzen ve tertip dahilinde cereyan etmesi Kindî’ye göre bizleri hikmet sahibi, her şeyi bilen, güçlü ve cömert olan, yaptığını gayet sağlam yapan bir yöneticinin varlığı düşüncesine götürür. Zira kapı, sedir veya kürsü gibi sanat eserlerinde görülen güzellik ve mükemmellik, saf akıl gözüyle bakanlar için evrendekinden daha belirgin değildir.

Yine Kindî’ye göre, aydınlanmış akıl sahipleri ulu bir ağaç veya büyük bir balık, yılan, su kaplumbağası, fil ve benzeri hayvanlar karşısında hayranlık duymalıdır. Bütün ilginç yönleriyle bu varlıklar, O’nun kudretinin ne kadar yaygın olduğunun birer belgesidir.

Dikkat edilirse Kindî, tümüyle kozmik varlığa hâkim olan düzeni, astronomi ve fizik ilimlerine istinat ederek açıklamıştır. Bu düzen ve tertip ile beraber bir kısım varlıkların diğer bazı varlıkları etkilemesi, O’na boyun eğmesi ve ideal düzeyde olması, Kindî’ye göre kainatta sağlam bir yönetimin ve güçlü bir hikmetin varlığının en büyük delilidir. Her şeyi tertip ve idare eden sağlam bir yönetim ile beraber hikmetli bir müdebbirin varlığına da delalet eder.

b- İnsan Delili

Kindî’nin Tanrı’nın varlığını kanıtlarken başvurduğu bir başka delil, kıyas-ı temsiliye dayanan “insan” delilidir.

İnsan küçüklüğüyle beraber, yaratılışındaki harikalar nedeniyle, bütünüyle kozmik âlem ile mukayese edilmiştir. Bazen insandan yola çıkılarak âlem tam teşekküllü bir canlı gibi tasavvur edilmiş; bazen de -kadîm filozoflarda olduğu gibi – âlem küçültülerek insan için “küçük âlem” tabiri kullanılmıştır. Çünkü âlemde mevcut olan bütün güçler insanda vardır. Kindî, güçler tabiriyle, canlılık, büyüme ve düşünmeyi kastetmektedir. “Örneğin insandaki kemik ve benzeri şeyler, toprak; vücuttaki rutubet, damar, mide, mesane ve benzeri organlardaki sıvı birikintiler, su; karında ve tüm organlardaki boşluk, hava; vücuttaki tabiî ısı ise ateş kabilindendir. İnsanın saçı bitkiler gibi, vücudun içinde ve dışındaki parazitler, üreyen hayvanlar gibidir.”

Kindî, âlem ile insan arasındaki bu benzerliği daha da ileri derecelere götürerek atmosferde meydan gelen yağmur, gök gürlemesi, rüzgar, çöküntü, volkan, deprem ve daha başka olayların her birinin insanda da bir benzeri olduğunu söylemektedir.

Bu nedenle Kindî’ye göre tam kudret sahibi olan Tanrı, tümüyle kozmik varlığı, âlemdeki her şeyin kendisinde bulunduğu bir tek canlı şeklinde yaratmıştır. Bu yaratılan canlıdaki nizam ve tedbir, görünmeyen bir müdebbirin varlığına delildir.

Sonuç olarak Kindî’ye göre her şey Tanrı’nın iradesiyle yoktan yaratılmıştır. Tanrı, âlemi “ol” emriyle icat eder. Bunu da yaratma esnasında eşyaya koyduğu ilke ve kuvvetlerle yapar. Yaratma kavramının karşılığı olarak “ibda” sözcüğünü kullanan Kindî, bu kavramı “bir şeyi yoktan meydana getirme” diye tanımlamıştır. Zira ona göre Tanrı, Kur’ân’da ifade edildiği gibi “göklerin ve yerin yaratıcısıdır.” Kindî delilleriyle bu âlemin bir defadan, yoktan, zamanın ve maddenin olmadığı bir ortamda, mutlak anlamda, Yaratıcı Kudret’in fiiliyle yaratıldığını beyan etmektedir. Bu Yaratıcı Kudret ise Allah’tır. Bu âlemin varlığı, sürekliliği ve bu sürekliliğin süresi İlâhî İrade’ye bağlıdır. Tanrı’nın irâdesi, yaratma fiilinin durmasını isterse, zamansız olarak bu âlem bir anda yok oluverir.  Kindî’ye göre Tanrı ile âlem arasındaki münasebet, Tanrı tarafından gerçek anlamda yaratma, kapsamlı tedbir ve sürekli yardım şeklindedir. Âlem ise Tanrı’nın bu fiiline, yoktan var ediciye karşı sorumluluğunu yerine getirerek cevap vermektedir. Bu ise hâdiselerin yaratılış kanunlarına uygun şekilde cereyan etmesidir.