İbnü’n-Nefîs’in Peygamber Efendimizin hayatını konu alan Fâzıl bin Nâtık[1] adlı eseri felsefi romanı geleneğinin en özgün eserlerden birisidir. Ancak felsefi roman geleneği bu kitapla başlamamıştır. Bir felsefî görüş ve­ya düşünceyi hikâye veya roman üslubuyla anlatmak eskilere dayanan bir gelenektir.  İslâm düşünce tarihinde alegorik tarzda felsefi ve edebi eser yazma geleneği Huneyn bin İshak’ın (v. 873) Yunancadan çevirdiği Salamân u Absâl hikayesine dayanır. Hikaye, İslâm  ilim dairesinde defalarca ele alınarak evrensel bir özellik kazanmasını İbn Sînâ’nın (v.1037) dikkat ve tecessüsüne borçludur. Hikâyenin alegorik yapısı İbn Sînâ’nın ilgisini çeker. İbn Sînâ’yı harekete geçiren âmil, hikayenin içeriğinden çok anlatım yöntemidir. Bu yöntem filozofa, zihnindeki bazı soyut fikirleri hikâye üslubuyla olabildiğince açık ve somut bir tarzda anlatabilme imkanı vermiştir.

İbn Sinâ’nın benzer yöntemle yazdığı iki önemli eseri bulunmaktadır: Birincisi Salamân u Absâl diğeri ise Hay bin Yakzân’dır. Hikâye, İbn Sinâ’nın bu iki eserinden sonra, takipçiler elinde hayatiyet kazanmış, tasavvufî, kelamî, felsefî ve edebî bir konu olarak gelişmeye devam etmiştir. Bunun en iyi örneği İbn Tufeyl’in Hay bin Yakzân’ı ile işrâkî filozof Sühreverdî’nin el- Gurbetü’l- Garbiyye adlı eserleridir.

Hikâyenin kelamî ve felsefî boyutuyla en son İbnü’n-Nefîs ilgilenmiştir. İbnü’n-Nefîs’in seleflerinden etkilenip etkilenmediği konusu hep tartışılmıştır.

Bazılarına göre İbnü’n-Nefîs,  er-Risâletü’l-Kâmiliyye’yi, İbn Sinâ’nın Hay bin Yakzân adlı risâlesini eleştirmek amacıyla yazmıştır. Onlara göre bu risâle, bir anlamda teolojik bir reddiyedir. Bu fikri ilk ortaya atan büyük tarihçi Safadî’dir.

Oysa Max Meyerhof ile Joseph Schacht’a göre İbnü’n-Nefîs’in bu eseri,  İbn Sinâ’nın Hay bin Yakzân adlı risâlesine karşı yazılmış teolojik bir eleştiri olamaz. Bu iki risâle arasında herhangi bir ilişki de söz konusu değildir.

Bu metinle mukayese edilebilir olan eser, İbn Tufeyl’in ‘adasal’ karakterli ve insanın tabiî oluşumunu sosyo-kültürel çevreden yalıtılmış haldeki psikolojik-ahlâkî gelişimi ve entelektüel yücelişi­ni aşamalı olarak ele alan Hay bin Yakzân’ıdır.

İslâm filozofları, insan aklını simgeleyen “Hay bin Yakzân” ile “Kâmil”in şahsında, tevhîdi ve risâleti keşfetme noktasına gelindiğini gördüler. Şöyle ki: İnsan aklını simgeleyen Hay bin Yakzân ken­di çabasıyla tevhîdi, Kâmil ise kendi çabasıyla Hz. Muhammed’in risâletini keşfetmiştir.

İbnü’n-Nefîs, er-Risâletü’l-Kâmiliyye fi’s-Sîreti’n-Nebeviyye’ adını verdiği eserinde; “Fâzıl bin Nâtık” adlı muhayyel bir şahsın ağzından hikayeyi bizlere nakleder. O, eserinin birinci bölümünde, -İbn Tufeyl’in eserinde olduğu gibi- Kâmil adında bir çocuğun, ıssız bir adada doğuşunu anlatmakla söze başlar. Sonrasında ise insan aklını simgeleyen Kâmil’in, Hz. Peygamber’in siretini, İslâm inancı ve ahkâmına dair meseleleri kendi kendine keşfetme sürecini tasvir eder.

İbnü’n-Nefîs’in romanında ele aldığı bu konular aynı zamanda hikayenin metafizik zeminine temel teşkil eden hususlardır. Romana göre ıssız bir adada ortaya çıkan Kâmil büyüyüp düşünmeye başladıktan sonra belli bir süreç dâhilinde,  Tanrı’nın varlığı ile nübüvvetin gerekliliği ve son peygamberin hayatına dair konuların bilgisine aklıyla ulaşır.

   Bu eserin birinci bölümünde Kâmil’in varlığa gelişi ile ilgili kısım hariç tutulursa, diğer bölümler bütünüyle onun akli muhakeme, tefekkür, tecrübe ve deney ile edindiği bilgi ve gelişimiyle ilgilidir.

Eserin adına bakarak, İslâm felsefesi alanını doğrudan doğruya ilgilendirdiğini söylemek zordur. Ancak içerik itibariyle er-Risâletü’l-Kâmiliyye, İbn Tufeyl’in Hay’ı ile mukayese edilebilecek bir felsefî çerçeveye sahiptir. Dolayısıyla bu eser, sadece “nebevi sîret” literatürüyle ilgili değildir. Nebevi sîretin bilgisine kendi kendine yaşanan bir “felsefî sîret” sayesinde ulaşılabileceği tezini içermektedir. Kâmil adlı bir öykü kahramanıyla simgeleştirilen bu entelektüel serüvenin ulaştığı sonuç, doğal olarak nübüvvet fikri yahut inancı ile ilişkili olacaktır. Bu anlamda şu söylenebilir; er-Risâletü’l-Kâmiliyye tam anlamıyla “İsbâtü’n-nübüvve” literatürüne özgü felsefî-kelâmî bir eserdir.

Bu eserin önemi İslâm metafizik düşüncesi bakımından yalnızca isbâtü’n-nübüvve’yi merkezîleştirmesinde yat­maz; er-Risâletü’l-Kâmiliyye’ye egemen olan teleolojik bakış açısı da bu meyanda zikredilmesi gereken belirleyici bir özelliktir. Belirleyicidir çünkü bu bakış açısı eserin bazı sayfalarında gaiyyet fikrinin tebarüz ettirildiği örneklere yan­sımakla kalmaz, eserin tümüne yön vermektedir. Çünkü çıkarımları, daima bir gayeye yahut hikmete atıfta bulunmak üzere ifade edilmektedir. Yani kahramanımız Kâmil’in öyle olduğunu gözlemlediği yahut öyle olması “gerek­tiğini” öngördüğü şeyler daima gaye, nizam, inayet ve hik­met fikrine dayandırılmış, teleolojik gerekçeler bu gözlenen ve öngörülen şeyler için ‘yeter sebep’ teşkil etmiştir. Gaiyyet öğre­tisi, Allah’ın küllî inayet ve hikmetinden başlayarak, insan gerçeğinin hangi gayelere istinat ettiğine, dinin lüzumuna, nübüvvetin gerekliliğine, niçin bir “son peygamber” gelmesi icap ettiğine, bu son peygamberin suretinde niçin şu şu özellik ve niteliklerin, sîretinde neden şöyle şöyle gelişmele­rin yaşanması ve hatta onun vefatından sonra ümmetinin başına nelerin gelmesi gerektiğine kadar eserdeki tüm düşünce ve temaları kuşatmaktadır.

Kâmil yaşanmış, ilmen kayda geçmiş şeyleri ön­görmektedir. Muhsin Mehdî’nin belirttiği gibi, hiçbir surette talim ve terbiye görme­den din bilgilerini kendi kendine öğrenen bir din âlimi kavra­mı saçmadır. Hüdânâbit, hiçbir öğrenim görmemiş bir beşer; sırf aklıyla, bir dinin naklî verilerinin ötesinde, pey­gamberinin ve hatta ümmetinin başına gelecekleri, gelme­si gerekenleri birçok ayrıntısıyla, her birini aklen yeter se­beplere dayanarak öngörmektedir. Gerçekten böyle bir düşünceyi temellendirmek, yalnızca müşkül değil, belki imkânsızdır. Ancak esere İbnü’n-Nefîs’in ilmî ve felsefî maksadı açısın­dan bakıldığında bu durum fazla yadırganmayabilir. Ken­disi herhangi bir Müslüman tarihçi, kelâmcı veya fakih gi­bi İslâm dinini akla hitap eden yönleriyle ortaya koyup savunabilir; İslâm tarihindeki gelişmeleri de aklî gerekçele­riyle yorumlayabilirdi. Ama o böyle yapmamış, Hay bin Yakzân’dan ilhamla sosyo-kültürel şartlanmalardan ârî bir ak­lın yalnızca temel felsefî hakikatleri değil, ilâhî, nebevî, şe­r’î veçheleri ve de tarihî serüveniyle bir dinin naklî haki­katlerine de vâkıf olan bir ‘theologus autodidactus’ tipi çizmek istemiştir. Böylece İslâm’ın akla ve hikmete uygunlu­ğu fikrini, Kâmil’in entelektüel serüveniyle daha güçlü şe­kilde vurgulamayı amaçlamıştır.

 

Er-Risâletü’l-Kâmiliyye’de Ele Alınan Mevzular

İbnü’n-Nefîs, bu risâlenin başında şöyle demektedir: “Bu risâle ile asıl amacım Fâzıl bin Nâtık’ın, Kâmil diye isimlendirilen şahıstan hikaye ettiği Hz. Muhammed’in (as) hayatı ile ilgili konuları, dine dair mevzuları muhtasar bir biçimde ele almaktır.”

İbnü’n-Nefîs, eserinin başında belirttiği ve genel çerçevesini çizdiği bu konuları dört başlık altında ele almıştır. Bunlardan birincisi:  Kâmil diye isimlendirilen insanın var oluş süreci ile bu insanın ilimleri ve peygamberlere dair bilgiyi elde etme keyfiyetidir.

İkincisi: Peygamberin hayatına dair bilgiyi nasıl elde ettiği ve bu bilgiye nasıl ulaştığı meselesidir.

Üçüncüsü: Şer-i hükümler ile bu hükümleri bilebilme ve izah edebilme meselesidir.

Dördüncüsü: Son peygamberin vefatından sonra meydana gelecek olan hadiseleri bilebilme keyfiyetidir.

İbnü’n-Nefîs, bütün bu konuları ele alırken mantıksal bir silsileyi takip etmiştir. Ele aldığı konular birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Her konu, bir sonraki bölümde ele alınan konuya giriş niteliğindedir.

İbnü’n-Nefîs birinci bölümde Kâmil’in var oluşunu, canlılığın cansız maddeden oluşumu yoluyla izah eder. Bu izahtan sonra onun ilim ve hikmete dair meseleleri nasıl bilebildiğini anlatır. Bu konu onun bilgi öğretisiyle de yakından alakalıdır. Onun bilgi öğretisinde, her şeyin temelinde bir gâye bulunur, her şey bir gâye ile belirlenmiştir ve bir amaca yönelik olarak hareket eder.

O, bu olguyu deney ve gözlemle pekiştirir. Zira Kâmil mağaradan çıktığı zaman gökyüzünü, ışığı, ağaçları gördü, kuşların sesini işitti, çiçeklerin kokusunu kokladı, meyvelerin tadına baktı, havanın sıcaklığını ve soğukluğunu hissetti. Çevresinde olup biten şeyleri duyularıyla algıladı. Bununla da yetinmeyerek bazı şeyleri tecrübeyle öğrenme çabası içerisine girdi. Ölü bulduğu veya yakalayabildiği hayvanların karnını tırnaklarıyla veya ucu keskin taşlarla yararak insan vücudunda bulunan organların yararları üzerinde düşünmeye başladı. Bütün varlıkların mükemmel bir yapıda olduğunu görünce bütün her şeyin kendiliğinden mi yoksa başka biri tarafından mı yaratıldığını tefekkür etmeye başladı. Eğer bir başkası tarafından yaratıldı ise bu yaratıcının ne tür nitelikleri vardır? Sonra bütün bu varlıkları yaratan zatın varlığının zorunlu olması, her şeyin bilgisine sahip, her şeyi özenle yaratan biri olması gerektiği sonucuna vardı.

Tanrı’nın varlığı bilgisine ulaşan Kâmil bir sonraki süreçte toplumla tanışır. Edindiği tecrübe sonucunda doğal silahları olmayan, doğal olmayan gıdalara ihtiyaç duyan insanın yalnız başına yaşaması halinde müreffeh bir hayat süremeyeceğini öğrenir.

Yine o, salt tefekkür ve mantıksal çıkarımlarla nübüvvetin gerekliliği fikrine ulaştırır. Ona göre tarihsel süreç içerisinde insanların ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için peygamberlerin gelmesi gerekir. Gelecek olan peygamberlerin en sonuncusu da onların en faziletlisi olan son peygamberdir.

İbnü’n-Nefîs’e göre insanlar arasında alış-veriş ve kiralama gibi ticari ilişkiler toplumda anlaşmazlıklara sebebiyet verir.  Bu nedenle toplum bireyleri arasındaki anlaşmazlıkları çözecek bir yasaya ihtiyaç vardır. Bu yasayı da ancak insanların, Allah’tan getirdiği haberler konusunda kendisine güven duyduğu, tasdik ettiği bir şahıs getirebilir. Bu niteliklere de ancak bir peygamber sahip olabilir. Onun varlığı sayesinde insanlar müreffeh bir hayat sürebilir.  Yine onun varlığı insanlık için büyük hayırlara vesiledir. Bu durumu bilen ve teyit eden Allah, bu peygamberin varlığını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle Allah’ın bütün insanlığa yararı olan peygamberi ihmal etmesi mümkün değildir.

Daha sonra İbnü’n-Nefîs son peygamberin hayatını ele alır. Ne tür niteliklere sahip olması gerektiği üzerinde durur. Sahip olması gereken nitelikleri serdettikten sonra bu niteliklerin neden onda bulunması gerektiğine dair hikmetleri, gayeleri izah eder. Ona göre peygamberin gerek kişiliğinde gerekse nebevi sîretindeki her davranışın, her ahvalin bir hikmeti, bir amacı vardır.

Son peygamberin sahip olması gereken nitelikleri izah ettikten sonra İbnü’n-Nefîs, İslâm inancının temel meselelerine geçer. Ona göre peygamberin insanlara bir yaratıcıları olduğunu öğretmesi gerekir. İnsanların da bunun karşılığında yaratıcıya ibadet ve itaat etmeleri gerekir.

Peygamber bütün insanlara hitap etmektedir. Bu nedenle insanlara hitabında üslubunun, kolay anlaşılabilir olması gerekir.

Dördüncü bölümde ise İbnü’n-Nefîs, peygamberin vefatından sonra meydana gelen olayları öngörmektedir. Burada İbnü’n-Nefîs, sanki tarihsel determinizmi anımsatan bir yaklaşım içerisindedir. İnsanın irade ve eylemlerinin belirlenmesinde tarihsel olayların etken olduğu izlenimi vermektedir. Oysa gerçekte İbnü’n-Nefîs’e göre İnsanın irade ve eylemlerinin belirlenmesinde bir değil, birden çok etken söz konusudur. Bunlar dini, coğrafi, siyasi, sosyal ve psikolojik etkenlerdir. Dolayısıyla onun öngördüğü tarihsel olayları bir tek etken ile izah etmek, İbnü’n-Nefîs’i yanlış yorumlama anlamına gelir.

SONUÇ YERİNE:  Yazımızın ikinci bölümünde –Er-Risâletü’l-Kâmiliyye’yi bu alanda yazılan en önemli eserlerden biri olan İbn Tufeyl’in, Hay bin Yakzân adlı eseri ile mukayese edip aradaki benzerlikleri ve farklılıkları ele alacağız.

[1] Eserin tam adı: er-Risâletü’l-Kâmiliyye fi’s-Sireti’n-Nebeviyye (Fâzıl bin Nâtık)