“İbn-Arabi’nin Füsus’undaki yorumunu esas almaya çalışarak kendi yorumumu yapmaya çalıştım…Kutsal metinlerin geçmişe ait metinler olmadığına ve bu kıssaların bugün de insanlar arasında yaşandığına inanıyorum. İnsanın hakikati tarihsel bir olgu olamaz…”

(Semih Kaplanoğlu’nun filmle ilgili röportajından bir kesit)

‘’Gelin gülle başlayalım atalara uyarak

Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine

…’’ ( Sezai Karakoç )

 

Kelimeler ülkesine gitmek başlı başına meşakkatli bir eylemdir.Kelimeler, kendi dünyamızda bir anlam ifade eder.Eğer kelimenin sınırlarını aşamazsanız özüne dokunamazsınız.Sınırları vardır kelimelerin, ve kelimelerin sınırları kendi dünyamız kadardır.

‘Had’ kelimesi hem tanıma hem sınıra gönderme yapar. Diğer bir deyişle tanımlamak, sınırlamak demektir. Tanımladınız mı bir şey’i artık sınırlarsınız onu ve bu hududun(Had’din çoğulu/Sınırlar) dışında kalan anlamlarını öldürürsünüz. Sanırım bu yüzden ‘’Yazmak; kötü yola düşmektir.’’ demişti Moliere.

Şiir tam burada başlar; kelimelerin artık işlevsiz kaldığı yerde, Orhan Veli’nin deyişiyle ‘’Kelimelerin kifayetsiz kaldığı’’ yerde.Böyle bakınca şiire aslında ümitsizliğin içinde bir ümit barındırır, derinliklerinde. Ümitsizliktir çünkü ölümdür artık kelimenin diğer anlamları için fakat şiirin dehlizlerine inebilirseniz eğer kendi içinde, burada bir ölümsüzlük arzusunu sezinleyebilirsiniz belki.

Peki ya ölümden ne anlamalıyız?

Klasik/Geleneksel düşünceye başvurmayı teklif ediyorum; klasik düşünce ölümü ikiye ayırır:

1)Mevt-i Tabii(Doğal ölüm)

2)Mevt-i İradi(İradi ölüm)

Mevt-i tabii üzerine konuşmaya gerek yok sanırım.

Okumaya devam ederken, Heidegger’in ‘’İnsan, ölüme doğru bir varlıktır.’’ sözünü hatırınızda tutmanızı istirham ederim.

Nedir mevt-i iradi?

Sufilerin daha yalın ve sade bir biçimde ‘ölmeden önce ölmek’ dedikleridir.Daha değerli şey(ler) uğruna daha değersiz olan(lar)dan vazgeçmektir aslında bir anlamda.

Bilmek gerekir neyin daha değerli neyin daha değersiz olduğunu.’’İnsan tabiatı gereği bilmek ister.’’

Bilmek de ikiye ayrılır; ilim ve irfan olarak; ilim, kişinin kendi dışındaki şeylere dair bilgisiyken; irfan, kişinin kendine dair bilgisidir.Kişinin kendini bilmesidir irfan. Ecce homo/İşte insan; kendisini bilen…

İnsan, sahip olduklarının karşılığını, bedelini ise kendinden vazgeçerek, kendisiyle öder. Ey İnsan! Ne uğruna ne’den vazgeçiyorsun?

 

Lafı fazla uzatmadan Buğday’a gelecek olursak, sanırım filmi bu soruyla özetlemek bir hata olmaz.

Buğday’da Kaplanoğlu, bir bilim adamı olan Erol’un irfan yolculuğunu sunuyor bizlere. Erol’un yazdığı tezle ilgili Cemil’le görüşmek için çıktığı yolculuk, onun kendi yolculuğuna dönüşüveriyor. Modern insanın unuttuğu değerli şeyler olduğunu hatırlatıyor filmi iz’leyenlere. İz sürebilecekleri bir yol/yolculuk olduğunu, İnsanın kendisini esasında…

Buğday’daki yolculukla Semih Kaplanoğlu, hem kendi yolculuğunu hem beslenmiş olduğu birikimi öyle sade fakat anlamlı anlatarak çok değerli bir eser ortaya koymuş. Birikiminden bazı izleri Yusuf Üçlemesinde izlemiştik fakat bu filmle zirveye çıktığı su götürmez bir gerçek.

Yunus Emre’nin buğday kıssası ve Kur’an’da geçen Musa-Hızır kıssası filmin ana güzergahını belirliyor.

Kehf Suresi’nde geçen Musa-Hızır kıssasını burada anlatmayı gerekli bulmuyorum. Bu yolculuk üzerine söylenecek her kelime diğer anlamlarını öldürmek olacaktır.

Yunus Emre’nin hikayesi ise kısaca şöyle;

Karacahöyük’e varınca Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzuruna çıktı. Armağanını sunup “Ben fakir bir kimseyim, bu yıl ekinimden bir nesne alamadım. Ümidim şu ki bu yemişi kabul edip karşılığında buğday veresiniz, aşkınıza kifaf edelim” dedi. Hacı Bektaş, “öyle olsun” diyerek abdallara işaret etti, alıcı alıp paylaştılar, yediler. Yunus birkaç gün orda eğlendi. Gidecek olunca, Hacı Bektaş’a haber verdiler. O da “Sorun bakalım ne ister, buğday mı, himmet mi?” dedi. Yunus geri dönmek için acele ediyordu. Buğday istedi. Ne yaptılarsa da razı edemediler. Yunus, “Bana buğday gerek” diye ısrar etli. “Ben nefesi neyleyim” dedi. Razı olmadı. Hacı Bektaş, emretti, buğdayı verdiler. Yunus da Dergâhtan çekilip gitti.

Yunus, biraz yürüdükten sonra, işlediği hatanın büyüklüğünü anladı. Çok pişman oldu. Derhâl geri dönerek kusurunu itiraf etti. Fakat Hacı Bektaş, “O iş şimdiden sonra olmaz. Biz o kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye verdik, varsın nasibini ondan alsın”, dedi.” (Kaynak:www.yunusemre.gov.tr)

Filmde Erol(Jean-Marc Barr), buğdayın peşinden Ölü Topraklara gider fakat kendisi de belki farkında belki değil aslında aradığı, izini sürdüğü; insanın irfan yolculuğu olan ‘nefes’tir. Modernliğin, teknolojinin insanı ‘düşürdüğü’ yerden Ölü topraklara kaçış, ‘Ölü’ topraklarda bir nefes bulma yolculuğudur onunki.Şiir gibi tıpkı; bir ümit…Cemil ile beraber toprağa yattığı sahnede sanki nefesi seçtiğini, kendinden vazgeçmediğini hissettiriyor aslında.

Kaplanoğlu, Cemil’in, zaman zaman kayboluverdiği ve sonra birden çıkageldiği sahnelerle Hz.Musa kıssasındaki Hızır’ı öyle güzel betimliyor ki. Seyirci de yönetmenle beraber bu ‘sabredilmesi zor’, meşakkatli yolculuğa çıkıyor.

Cemil ve Erol’un ‘yolda’, ölü olan üzerleri kireçli insanlarca taşlanması Taif olayını çağrıştırıyor zihinlerde…

Tam o sırada Erol’u bulan rehberse Erol’a, tek başına dolaştığını, hiçbir şey yapmadığını ve geri dönmeleri gerektiğini söylüyor, Hızır kıssasının gözlerin önünden kaybolmasına izin vermek istemiyor Kaplanoğlu.

Dar ve karanlık hikmet/irfan yolculuğunda insanın karşısına çıkabilecek, onu döndürmeye çalışacak engeller gibi adeta.

Uzak çekimler, doğal sesler, kaydırmalı kamera hareketleri seyircinin yolculuğa katılmasını teklif eden, kendi yolculuğuna çıkmasını salık veren teknik detaylar ve kalitesi de oldukça başarılı.

Filmin siyah-beyaz olmasıysa insanın irfan yolculuğunun rüya-gerçek arafında/arasında olmasını hissettiren, değişik coğrafyalarda yapılan çekimlerin farklılıklarını örten olumlu bir diğer teknik detay.

Finalde ise müthiş bir sahneye imza atıyor Kaplanoğlu, adeta ‘’Tabiatın efendileri ve hakimleri olacağız.’’ diyen Descartes’a karşılık veriyor ve İnsan’ın ancak tabiat karşısında aciz olduğunu kabul/idrak ederek hakikat/irfan yolculuğunda yol alabileceğine işaret ediyor. Ve bunu karınca ile ifade ediyor.

Hasılı kelam; Semih Kaplanoğlu Buğday ile temsil ettiği gelenekten beslenerek günümüzün evrensel sorunlarına değiniyor ve tüm insanlara sesleniyor. Dolayısıyla yönetmenliğinin yanı sıra bir düşünür olduğunu gösteriyor bizlere.Sorunları dile getirmenin, tenkitin yanında bir de teklifi var ki bu onun sıradan bir düşünür olmadığının en önemli emaresi.

Aslına bakarsanız; yönetmenin röportajında ifade ettiği cümlesiyle ‘insanın hakikati tarihsel bir olgu olamaz’ derken film üzerine kurulan her cümle bir yerde ölüm olacaktır fakat okuduklarınız ‘’erdemin dağlara kaldırıldığı’’ bir dünyada, Kaplanoğlu’nun gayesinin de sadece film değil bunu insana bir kez daha ve unutmamak üzere hatırlatmak olduğu düşüncesiyle edilmiş birkaç kelamdır sadece. Dileriz ki oldukça yükseltmiş olduğu bu çıtayı daha da yükseklere taşır.5 yıllık bir emeğin sonucu olan Buğday için emeği geçen herkese böylesine bir filmi sinemamıza kazandırdıkları için teşekkür ederiz…