Bilgi Felsefesi Tarihi Üzerinden Bize Tutulan Ayna(Bilimsel Bilginin Ehemmiyeti Yazı Dizisi-II. Bölüm)

felsefe

“Hepimiz aslında günlük hayattaki olaylar karşısında yer yer dogmatik yer yer kuşkucu olabiliyoruz. Bunu fark etmek önemlidir. Çünkü bunu fark eden insan hayatında neyi savunduğunu ya da tenkit ettiğini idrak eder.”

Bilgi felsefesinin ne zaman başladığına ilişkin iki farklı görüş vardır:

1. Bazı felsefe tarihçileri ilk çağ filozoflarının bilhassa ilk filozof olarak kabul edilen  Thalesin arhke nedir? sorusunu düşünmesi ve buna yanıtlar bulunmaya ya da teoriler üretmeye başlanmasını delil göstererek bu sorunun bir ontoloji sorgulaması olmadığını tam tersine bunun bir epistemoloji sorusu olduğu delil göstererek aslında felsefenin bile epistemoloji ile başladığını iddia etmişlerdir. Böylece epistemoloji felsefenin ilk alanı olmuştur.
2. Bazı felsefe tarihçileri ise sofistler sayesinden bilgiyi ilk kez kendine konu edinen insanın, ilk kez ciddi bir şekil de bilginin doğasını anlamaya ilişkin açıklamaların bu dönemde  getirilmiş olduğunu delil göstererek epistemolojiyi felsefenin ikinci hatta üçüncü konusu yaparlar. Bilgiyi kendine konu edinmek dedik bunu biraz açmakta fayda görüyoruz . Şöyle ki bu durum tam anlamıyla bilginin logosudur, yani bilgi kavramının kendisini açıklama girişimidir. Bilgi olanaklı mıdır ve nedir? sorularıyla başlayan süreci bilginin doğruluk ölçütü, kaynağı ve kapsamı izlemiştir. Bu durum sofistler dönemine tekabül ettiği için “epistemoloji sofistlerle başlamıştır.” diyerek epistemolojiyi felsefenin ikinci ya da üçüncü konusu yapan tarihçiler, bilginin doğasını esas almaktan çok onu konu edinmeyi öncelemişlerdir.
Bizim için önemli olan şey; Yukarıda dediklerimiz bağlamda epistemoloji hangi durum içerisinde değerlendirilirse değerlendirilsin, sofistlerin kendilerinden önce yaşayan ilk çağ filozoflarının aslında bir bilinmezlik içerisinde bir birini değillediğini söyleyerek gerçekte bilinen şeylerin göreli/relative kimi zaman ise nihilist olduğunu iddia etmeleriyle birlikte bilgi felsefesi tam anlamıyla felsefenin konusu haline gelmesidir.
****
Bilgi olanaklı mıdır ve nedir, kaynağı ve ölçütü nedir?  sorularına ilişkin verilen yanıtlar iki zıt kutbun ortaya çıkmasını ya da bir birlerini eleştirdikleri için ilmin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu birinci kutbu dogmatikler oluştururken, ikinci grubu şüpheciler oluşturacaktır. Dogmatikler bilginin olanaklı olduğunu savunurken şüpheciler bir şeyi bilmenin imkansız olduğunu ya da bilinse bile bunun kişinin kendisi için bir delil teşkil edeceği için kimseyi bağlamayacağını iddia edeceklerdir.
Dogmatiklere dogmatik denmesinin sebebi bazı ön kabulleri olmalarındandır. Aslına bakarsak mantığın 3 temel ilkesi olan özdeşikliği, çelişmezliği ve 3 halin imkansızlığını bulan dogmatiklerdir. Çünkü şüpheci sürekli soru sorarak dolaylı bilgiye başvuran dogmatiği köşe sıkıştırıp yendiği için dogmatik kendine bir sığınak olarak bu 3 ilkeyi ortaya koymuş. Lakin bu üç ilkenin ispatını yapmaları istendiğinde durum hiçte iç acıcı olmamıştır. Dogmatiklerin bu durumunu Ahmet Arslan kitabının 3. cildinde Aristo üzerinde şu şekilde izah etmiş. ” Aristo öte yandan bu ilkelerin “kanıtlanamayacağı”nı kabul eder; Ona göre her türlü akıl yürütmenin veya kanıtlamanın(demonstration) ilkeleri olan bu “ortak ilkeler”i kanıtlamaya çalışmak, imkansız ve gereksizdir. Bunları ispatlamaya çelişmek(çalışmak) olsa olsa bir kültür eksikliğini ifade eder(Metafizik 1006 a 5-10).”1 Aristo’nun kültür eksikliği dediği ifadeyi Ahmet Cevizci’den yapacağımız bir alıntı çok güzel ifade etmiştir. “…Aristoteles, bilimin ilk ilkelerinin kanıtlanamayacağını ileri sürer. Bilimsel kanıtlamanın ilk ilkelerinin apaçık ilkeler olarak kabul edilmeleri gerektiğini, aksi takdirde ya sonsuza geriye gidiş veya kısır döngüye düşeceğimizi ya da bilginin gelişiminin imkansız olduğunu söyler. Bundan dolayı, kanıtlama olmaksızın doğrudan doğruya ve sezgisel olarak bilinen belirli ilk ilkelerin var olduğunu savunur.”2 Yani dogmatiklerin 3 ilkesinin ispatı tamamen sezgiseldir. Zira başka türlü evreni açıklayamayacaklarının Aristo’nun tabiriyle “bilgini gelişmeyeceğinin” farkındadırlar.
Dogmatikler bilginin olanağından şüphe etmemektedirler. Diğer bir tabirle onlar bilginin var olduğunu savunmaktalar ki zaten kuşkucularla ayrılmalarındaki esas noktada burasıdır.Lakin bilgi nedir ? bilginin kapsamı nedir ? bilginin ölçütü nedir ? bilginin kaynağı nedir ? sorularına verdikleri yanıtlar ile kendi içlerinde de  üç farklı kola ayrılacaklardır. Biz burada insanların günümüz şartlarındaki karakter yapılarını esas aldığımız için işimize yarayacak kollardan bahsetmeyi uygun bulduk. Zira amacımız bu anlatılanlar üzerinden insanların kendi iç yapılarına ilişkin bir ayna tutarak kendilerini konumlandırdıkları yeri test etmeleridir. Böylece bilimsellik meselesini daha iyi anlayacak ve bilimsel düşünceye daha iyi bir katkı sunacaklardır.
1. Rasyonalizm/akılcılık: Aslına bakarsak rasyonalizmin köklerini arhke’ye bağlı gelişen Parmenides ve Heraklitos tartışmasında bulmak mümkündür. Her ne kadar felsefe tarihçileri bilgi felsefesinin sofistlerle başladığını iddia etseler de ontolojinin epistemolojiden bağımsız olmayacağı aşikardır. Diğer bir değişle var olmayan bir şey düşünülemeyeceği için bilmek/merak etmek varlığa yönelir. Bu tartışmada parmenides “varlık, vardır. var olmayan, var değildir.”3 söyleyerek değişimi yadsıması, bunun kaynağını duyulardan daha ziyade akla/düşünceye dayandırması bize gösteriyor ki değişim problemini aşmak için bilginin kaynağını akıl olarak tespit etmiş. Sofistlerin ortaya çıkması ile birlikte “varlık, vardır.” totolojisinin çok da bir önemi kalmayacaktır. Buna karşılık rasyonalizmin esas kurucusu kabul edilen Platon aklın yerini tespit ederken  insanın bilgiyi doğuştan getirdiğini söyleyecektir. Fakat madem insan doğuştan alim doğuyor o zaman biz neden yeni bir şeyler öğrenmeye başlıyoruz ? sorusuna karşılık insanın bilgiyi unuttuğunu, ancak bir kaç hatırlatma ile kendisiyle birlikte gelen bilgiyi hatırlayacağını savunacaktır. Böylece bilginin ilk kaynağını hatta tek kaynağını  matematik ve geometriyi(aklı) koyacak ve apriori bilgiyi kabul edecektir. Diğer bir tabirle, her şey bizim aklımızda ve hayatımız boyunca ne biliyorsak doğuştan getirdiklerimizle biliyoruz. Günümüzde apriorinin mahiyeti ve kapsamı nedir ? doğuştan bilgi mümkün mudur ? gibi sorular üzerinde tartışmalar cereyan etmektedir. Buna ek olarak rasyonalizmi savunanlar günümüzde akıl epistemoloji üzerine çalışmaktadırlar.
2. Ampirizm/deneyimcilik: Yukarıda “rasyonalizmin köklerini arhke’ye bağlı gelişen Parmenides ve Heraklitos tartışmasında bulmak mümkündür.” dedik. Bu tartışmada Parmenides rasyonalizmi, Heraklitos ampirizmi savunacaktır. Bu bağlamda dogmatiklerin iki kolu olan deneyimcilik ve akılcılık aslında ilk cağdan beridir mevcut. Heraklitos değişim probleminde,yani algımızın bize dış dünyaya ilişkin vermiş olduğu bilgilerin hep bir değişimin ve bozulmanın var olduğunu gösterdiği için acaba değişen şeylerin arkasında hiç değişmeden kalan bir şey var mı yoksa varlık değişimin bizzat kendisi midir ? konusunda, esas kabul ettiği nokta, varlığı  açıklamaya ilişkin bilginin kaynağını akıldan ziyade duyulara dayandırması bize onu deneyimciliğin temsilcileri olarak kabul etmek için yeterli bir gerekçe gibi duruyor. Heraklitostan sonra deneyimciliğin temsilcisi sofistler olacaktır. Zira onlar da bilginin kaynağını duyular/algılar olarak kabul edeceklerdir. Fakat burada şuna temas etmek zorundayız. Heraklitos asla sofistler gibi bilginin varlığından şüphe etmemiştir. Her ne kadar bilginin kaynağı konusunda sofistlerle aynı safta yer alsa da sofistlere karşıda Parmenidesle aynı safta duracaktır. Diğer bir değişle kuşkuculuğa karşı Parmenides ile Heraklitos müttefik oldukları gibi Heraklitos rasyonalistlere karşıda Sofistlerle müttefik olacaktır. Lakin bizce asıl kırılma J. Locke ile gerçekleşecektir. Rasyonalist Descartes’e karşı ampirist J.Locke, akılda doğuştan gelen bilgilerin/apriori bilginin olmadığını, aklın tam anlamıyla bir boş bir levha(tabula rasa) olduğunu iddia edecektir. Diğer bir değişle akılda hiç bir şey yoktur ki kaynağını duyulardan almasın. Onlar için akıl  Aristo’nunda mantık kitabına isim olarak verdiği organundur (organındır), yani alettir. Sadece bir alet/mekanizma olan aklın vazifesi duyular vazifesiyle gelen ham maddeyi/bilgiyi işleyip onun doğruluğunu tespit etmektir. Zira mantık/akıl düşüncenin doğru olanlarını yanlış olanlarından ayırmaya yarayan bir tür alettir. Bunların yöntemi ise tümevarımdır ve aposteriori bilgiyi kabul ederler . Günümüzde deneyimciliği savunanlar algı epistemolojisi üzerinde yoğunlaşmış vaziyettedirler.
3. Sentezci(rasyonalizm ve ampirizm) yaklaşım: En bilinen temsilcisi Aristo ve Kanttır. Bunların en temel tezi, bilginin elde edilmesinde deneyim kadar aklın da rolü olduğunu hatta ikisinin de  aynı ölçüde pay alması gerektiğini savunmalarıdır.  Lakin durum hiçte öyle olmamıştır.Mutlaka biri birinden önde olmuş. Deneyime değer verenler, deneyimci- akılcılık, akla değer verenler ise akılcı-deneyimcilik olarak kabul edilmiştir. Birincisinin en önde gelen temsilcisi Aristo’dur. Platonun duygulara hiç ver(yer) vermeyen katı rasyonalizmine karşı çıkmış ve bilmeyi, yani bilginin doğasını, bir şeyi nedenleriyle birlikte bilmek olduğunu söylemiş ve bütün epistemolojisini bunun üzerine inşa etmiş.  Duyumun bize bir şeyin nasıl olduğunun bilgisini verirken akıl bize neden ya da niçin böyle olduğunun bilgisini verir. Bir örnek vermek gerekirse; Ateşin sıcak olduğunu duyum yoluyla öğreniriz fakat bunu ateş neden sıcak olmak zorundadır ? sorusunun cevabını bize duyumlar değil akıl verir.İkincisinin en önde gelen temsilcisi Kanttır. Kant deney ve aklın eşit şekilde rolü olduğunu göstermek içi “İçeriksiz düşünceler boş, kavramsız sezgiler de kördür.” diyecektir. Burada içeriksiz derken aklın kavrama gücüne işaret edecek, kavramsız sezgiler ifadesi ile deneyimle elde ettiğimiz bilgiler eğer işlenip içeriği doldurulmazsa hakikate karşı kör olacağımıza temas edecektir.
***
Diğer bir kutup olan kuşkuculuk kendi içinde farklı sınıflara ayrılmıştır. Bunlar dediğimiz gibi bilginin varlığından yana şüphe duymak şöyle dursun varlığın kendisinden şüphe duymaktadırlar. Burada biz 4 sınıf kuşkuculuktan bahsedeceğiz.
1. Göreceli/ rölativist kuşkuculuk: Rölativist kuşkuculuk bilginin ölçütünü, kaynağını ve olanağını insanın kendisi olarak kabul etmiştir. Bunun en güzel ifadesi “Her şeyin ölçüsü insandır.” sözüdür. Bilgi olanaklı mıdır ve nedir ? Bilginin kapsamı nedir ? Bilginin ölçütü nedir ? Bilginin kaynağı nedir ? gibi sorulara karşı sofistlerin rölativist kısmı: birinci soruya  evet olanaklıdır, lakin bilgi tecrübedir/deneyimdir, lakin onlara göre bu sorunun cevabı evet olsa bile bilgi genel, kesin ve doğru olmaktan çıkmıştır. Zira herkesin tecrübe ettiği kendine münhasırdır, üçüncü soruya ise insanın kendi düşünce ve birikimi, son soruya ise histir cevabını vermişlerdir. Sofistler gerçekliği bizim dışımızda varlığı olan şeyler gibi değil de ne varsa bizim aklımızda olan şeyler gibi tanımlamaları onları realist olmaktan daha ziyade idealistlere yaklaştırmıştır. Burada hemen şunu söyleyelim: Sofistler aslında bilginin kaynağı bakımında ilk ampiristler olabilirler. Zira bilginin kaynağını insanın hisleri/deneyimi olarak kabul etmektedirler
Sofistlerin  dogmatiklere getirdikleri temel eleştiri bilginin şartlara ve koşullara bağlı olarak değiştiğini ve ortaya çıktığını tespit etmeleri ve  bu duruma karşılık insanın edilgen konumda olduğunu saptamalarıdır. Zira madem gerçeklik bizden bağımsız bir şey ve biz onun bize kendini açtığı kadarıyla onu bile biliyoruz o halde herkesin bu gerçeklikten aldığı doğruluk farklı olacaktır tezini savunmalarıdır. Bu durumda da ortaya çıkan sonuç herkesin bilgi diye iddia şeyin bir birinden farklı olduğudur. Burada şöyle bir hataya temas etmekte fayda var görüyoruz. Bilgide rölavitizmi savunanlar da aslında dogmatiklerdir. Zira her şeyin ölçüsü insandır ifadesinin ölçütü nedir ? ya da madem bilgi kişiden kişiye göre değişebiliyorsa ,ki bilgide görecelilik budur, ve biz bunu biliyorsak -ki biliyoruz ki bunu önerme olarak savunabiliyoruz-o halde bilgi göreceli değildir. Zira bilginin göreceli olmadığını “insan her şeyin ölçüsüdür.” sözüyle bilmekteyiz. Bence sofist düşünce bilginin olanağından ziyade bu bilgini doğruluğu ve geçerliliği üzerinden bir imkansızlığı savunmaktalar. Bu bağlamda yukarıda da anlatmaya çalıştığımız dogmatiklerin ve kuşkucuların bilgiye yaklaşımlarının farklı olması ve bir birlerini eleştirmeleri bize bilgi felsefesinin en temel sorularına ilişkin cevaplar bulmaya ve bunlara verilen cevapların farklı olması da bilgi anlayışımızın gelişmesine/ bir serencam halinde devam etmesine sebep olacaktır.
Günümüzde tekrardan bu akımın revaçta olduğunu post-truth kavramıyla gözler önüne çıktı.Zira post-truth sözü her ne kadar delile ve karineye istinad ederseniz, edin. Bunların kanıtı dahi yapılsa söylenilenlerin bir garantisinin kalmadığını iddia ederek “neye inanıyorsanız, o gerçekliğin ta kendisidir.” diyecektir. Bu durumda herkesin inandığı gerçek ve  ölçütü de her bireyin kendisi olacaktır. Bu duruma şunu örnek verelim. Masaya elma diyen biri, ona öyle inanmıştır. Bu durumda da onun inandığı gerçekliğin ta kendisidir. Burada şöyle bir haklı eleştiri yapılabilir: bu durum bilgiyi yok etmek değil midir ? Evet, öyle görünüyor. Lakin her şeyin sorgulandığı bir devirde yaşıyoruz.
2.Nihilizm/hiççi kuşkuculuk: Bunların temel mottosu ” Hiç bir şey yoktur, bir şey varsa bile bilinemez, bilinse bile başkasına aktarılamaz.” şeklindedir. Öncelikle varlığın gerçekliğini inkar etmektedir. Velev ki varsa bile bu bilinemez, bilinse bile bu aktarılamaz. Zira denenmiş/tecrübe edilmiş şey tecrübe eden kişiye hastır. Tecrübe aktarılamaz. Ancak yaşayan tarafından bilinebilir. Bu durumda nihilistlerin bilginin kaynağı olarak deneyimi, ölçütü olarak da insanın kendi birikimini esas alıyorlar.
3.Radikal kuşkuculuk: Pyrrhoncu kuşkuculuk 3 temel soru üzerinde temellenmiştir. Birincisi, var olanların doğasının ne olduğu; ikincisi insanların bu var olanlar karşısında takınacakları tavrın ne olduğu; son olarak da bu var olan şeylere karşı bizim takınacağımız tavırdan bizim ne kazanacağımızdır. Kuşkuculuğun zaten çıkış noktası gereği bilginin olanaklılığı sorusuna hayır yanıtını verdiği için, birinci soruya da var olan şeylerin belirsiz oldukları için belirsiz ve bilenemez olduklar, ikinciye bu varlıklara karşı tavrımızı askıya almak (epoke) gerektiğini ve son olarak da bu durumdan bizim mutluluk elde edeceğimizdir.
4.Yöntemsel/metodik kuşkuculuk: Bu kuşkuculuğun en önemli temsilcisi Descartes’tır. Yalnız bu kuşkuculuk bilginin imkansız olduğundan daha çok bilginin var olduğu ispat etmek için bazı şeylerden kuşku duyarak, en sonda kuşku duyamayacağımız bir şeyi bulmayla neticelensin diye şüpheyi bir alet/araç olarak kullanmaktadır. Bunu Descartes ” düşünüyorum, o halde varım” ile ifade etmiştir. Zira Descartes kuşku duymayı düşünüyordu, yani var olan her şeyin varlığından şüphe ediyordu, bu durumda kuşku duymaktan kuşku duyamayacağına göre o halde kendisi vardı. Bu durum günümüzde de kullanmaya açık bir alandır. Zira öğrendiğimiz her şeyden ya da her şeyin varlığından kuşku duyup ön yargılı düşünmeyi engelleyerek araştırmaya başlayabiliriz.
***
Bunları anlatmaktan kastımız insanların bir kısmı eskiden beridir ya dogmatik olur ya da kuşkucu olur. Hiçbir şeyin bilinemeyeceğini iddia eden çok az insan vardır. Bu bağlamda bilimsel kavramanı açıklarken ileride gelecek olan ifadeleri kendinizi bunlardan birisine konumlandırarak okursanız burada anlatmış olduğumuz bilgi felsefesi tarihine ilişkin ifadelerin maksadı hasıl olmuş olur. Zira amacımız “bilginin tarihi sürecinin hayatımızın hangi alanlarına ışık tuttuğunu” göstermektedir. Yani hepimiz aslında günlük hayatta karşılaştığımız bütün ya da bazı olaylara karşı yer yer dogmatik yer yer kuşkucu olabiliyoruz. Bunu fark etmek önemlidir.Çünkü bunu fark eden insan hayatında neyi savunduğunu ya da tenkit ettiğini idrak eder.


Kategoriler:Düşünce ve Bilim Üzerine

Etiketler:, , ,

6 replies

  1. Yeni yazınız ne zaman yayınlanır ? Performans ödevim için güzel bir kaynak oldu. Sizin de desteğinizi bekliyorum. Umarım en kısa zamanda diğer bölüm yayınlanır. Takipteyim.

    Beğen

  2. Günlük hayatta karşılaştıklarımızda yer her dogmatik, yer yer kuşkucu olabiliyoruz demişsiniz. Hayli yerinde bir tespit olmuş. Bence tüm yazdıklarınız ışığında, bu tespitinizi felasifeye genellemiş olsak hata etmeyiz.
    Bileğinde göreceliliğin savunulmasının dogmatikliğinden de bahsetmiş olmanız yazının niteliğini artırmış.
    Merak ettiğim bir hususu burada dile getireyim;
    Bir gerçek etrafında ölçünün ta kendisi olan insana göre farklı doğrular oluşması bilgiyi-doğruyu göreceli hale getiriyor. Peki ya gerçekliğin bizatihi kendisinden söz etsek? Gerçeklik görecelilik götürmez. Doğru yanlış tartışmasına girmez. Gerçeklik = dogma Veya gerçekler dogmatiktir diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.

    Beğen

  3. Siz doktora öğrencisi falan misiniz ? Yazınız ve üslubunuz umut veriyor. Tespitleriniz çok yerinde ve çok dikkat çekici. Herakleitos ile parmanedesin iki gizli müttefik olduğu kısmı ise beni çarptı. İlk kez fark ettim sayenizde. Sofistlerin gerçek niyetini ise güzel gözler önüne sermişsiniz. Onlar da farkında bilgide görecelilik imkansız ama ancak böyle bunu savunarak çıkarlarını sürdürebilirler. Merakla devamını bekliyorum. İyi çalışmalar .

    Beğen

  4. Aradığım bir yazı elinize sağlık

    Beğen

Trackbacks

  1. Bilgi Felsefesi Tarihi Üzerinden Bize Tutulan Ayna(Bilimsel Bilginin Ehemmiyeti Yazı Dizisi-II. Bölüm) — MEFHUM DERGİ | tabletkitabesi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: