Fikriyat-ı Öz

 

fikriyatı öz

Bu yazımı okuyacak olan tüm ‘zübde- i alemlere’ selam ola…

Evet, zübde-i alem demiş Şeyh Galib insana, yani alemin özü.

Biraz kendimi takdim edecek olursam; ömrümü, içinde kainatın özünü taşıyan insana adayacak, ve bu yolda bir meslek icra edecek oluşumdan kaynaklanan, kainatı anlama çabası ve hatta mesuliyeti taşıyorum. Kainatı anlamanın en iyi yolu ise onunla hemdem olmaktan geçer. Nasıl mı? Derslerimin bittiği hafif bulutlu ve serin bir kasım sonu, yolumu hep parklara çıkarmaya çalışıyorum. Parklar tüm o öze giden yolda, kat kat örtünmüş giysilerinden soyunan bir çocuk gülüşünü taşıyor çünkü içinde. Sonra bir yer arıyorum kasımın o soğuğuna rağmen, yalnızca gözlerimin içine değil gönlümün içene doğacak güneşli bir yer. Ardından başlıyor hemdemimle sohbetim. Hemdemim derken tek bir şey değil o, birçok şey.

Karşımda duran yapraklarının sarı, kahverengi ve solmuş yeşil renkleriyle bir ölümden ya da bitişten çok yeni doğacak tomurcukların müjdecisi olan ağaç yahut o minik özüyle parktaki kuşların dilinden anlayan belki Yunus Emre’nin ‘Süleyman kuşdili bilir dediler, Süleyman var Süleyman’dan içeri’ sözüne en çok nail olan çocuk. Ömürleri gibi mısırlarını da ikiye paylaşmış yaşlı amca ve teyze, sonra özümü hissetmeme vesile olan içimi hafiften ürperten rüzgar, telaşlı bir anne sesi çocuğunun arkasından koşan…

Hepsi içinde özü taşıyor ve benim tüm bu anlayış çabam arttıkça nar tanesi gibi çoğalan, bereketlenen bu yolum ise insanı daha çok anlamama, insanın zatını daha iyi tanımama vesile oluyor. Daha da yakınlaşmak istiyorum onlara, hissetmek ve hissedilmek…

Sırt çantamda taşıdığım kitaplarımdan birini çıkarıp okuyorum ardından -sırt çantamda hep bir kitap taşırım- o günkü kitap kısmetlerinde Didem Madak’ın “Ah’lar Ağacı” var.

Kapağını açıp  ‘sesimin tonunu emanet ettiğim Ahlat Ağacına’ diye başlıyorum okumaya.

Evet, şiirler okuyorum ağaçlara, içimi ürperten rüzgara, gönlüme doğan güneşe, gökyüzünde uçan kuşlara. Sohbet ediyorum onlarla.

Bir ağacın yaşanmışlıkları içinde barındıran, yıllara meydan okuyan o kalın gövdesine sarılıyorum.

Sonra birden Cemal Süreya’nın satırları geliyor aklıma; ’beklemek gövde kazanması zamanın‘, sanırım ağaçlardan ilham almış. Zamana yenilmeden, bekleyişleriyle gövde kazanan, en derinlere köklerini salan, derinlerde ulaştığı cansız topraklara sabrıyla hayat veren ve tüm bu verişlerine karşın dimdik duran imrenilesi ağaçlar…

Gövdelerine sarılarak ben de bu direnişi hissediyorum içimde, özü hissediyorum aslen çünkü bana göre öz, içinde direnişi ve gücü barındırır. Ve biz insan olarak o öze ne kadar inebilirsek aslında kendi gücümüze o kadar ulaşabiliriz sevgili okur. Bu yüzden insan kıymetli, bu yüzden insan kainatın gözbebeği. Şeyh Galib’in sözleriyle başladığım yazımı yine  Şeyh Galib’ in sözleriyle tamamlamak istiyorum.

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen,

Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen.

Hoşça kal sevgili okur…



Kategoriler:İnsan ve Toplum Üzerine

Etiketler:, , ,

2 replies

  1. Bence yazar fikriyatı öz başlığı ile içeriğini tam dolduramamış. Dolduramanış değil de altından kalkamamış gibi. Fikriyatı öz derken fikrin yani bir sentezin özü kastedilmemiş midir? Ama daha çok yazı da yoğun betimleme ve tasvirler var. Yani sadece edebi teknikler kullanarak böyle ciddi konular anlatılamaz. Belirlenen başlık daha ciddi ve temellendirerek ele alınması gerekirdi diye düşünüyorum.

    Beğen

  2. Güzel bir yazı olmuş. Okurken keyif aldım.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: