Kanadı Kırık Kuş

kanadı kırık kuş

Aralık ayındaki güneşe aldanıp çıkmıştım dışarıya. Öyle güzel bir güneşti ki, kar damlaları görse yağmaya utanırdı. Tabii yüzüme vuran soğuk havayı hesaba katmamıştım. Sanki bu soğuk, anlamlandıramadığım kelimeler gibi işliyordu içime. Vuruyordu yüzüme yalnızlığımı. İşte şimdi yürümek daha da ağır geliyordu bana. Kaçmak lazımdı o halde, hem kelimelerden hem de soğuktan. Ama en çok da kelimelerden…

Adımlarımı hızlandırdım. Neredeyse koşuyordum yol boyunca. Aslında kaçıyordum demek daha doğru olur. Ama soğuktan ya da kelimelerden değildi bu kaçış. Kendimden kaçıyordum ben, kabullenemediğim kendimden…

O kadar hızlanmıştım ki kalbim daha fazla dayanamadı bu kaçışa.  Durmam lazımdı. Durdum. Başımı öne eğip yere baktım. Yerdeki ıslaklıktan anlamıştım yağmurun yağdığını. Allah’ım, dedim. Beni böylesine yaşama kör eden şey neydi? Sahi neden kaçıyorum ben, niye kaçıyorum?

Düşünceler beni esir almıştı ki yanımda beliren gölgeye takıldı gözlerim. Bakışlarımı yerden kaldırıp  bana bakan gözlere çevirdim. “Bu kadar kör olma evlat.” dedi karşımdaki yaşlı adam. Doğru mu duydum ben dercesine baktım. Kelimeler yan yana gelmeden de insanın derdini anlatması mümkün mü?  Bakışlarımdan beni anlamış gibi bir tebessüm belirdi yüzünde ve yavaşça arkasını döndü. “Bu kadar ıslanmak yeter, gel biraz da içimizi ısıtalım.” diyerek, ilerlemeye başladı. Neydi şimdi bu? Aklım böylesine bir oyun oynamaz bana değil mi?

Nedenini bilmeden peşine takıldım yaşlı adamın. Yol boyunca bize eşlik eden tek ses, yağan yağmurun sesiydi. Biraz merak biraz da şaşkınlık içinde yürüyordum. Önümdeki adımların durduğunu fark ettiğimde etrafa baktım. Eski bir binanın önünde durmuştuk. Hiç tereddüt etmeden içeri girdi yaşlı adam ve ben de peşinden…

Kapıyı sonuna kadar açıp gelmemi işaret etti. Ürkek adımlarla girdim. Tek görünen şey, birkaç masa ve sandalyeydi. Herhangi bir masaya oturup yaşlı adamın gelmesini bekledim. Çok sürmedi bu bekleyiş, elinde iki çayla tam karşıma geçip oturdu. “Al” dedi,  “belki ısıtır içini.” Dediğini yaptım. Çayı önüme çekip bir yudum aldım. Belki ısıtır içini dedi ama bilmiyordu ki benim içim çoktandır tutuşmuştu…

Bir süre sessizlik hüküm sürdü salonda. Kaldırdım kafamı yaşlı adama baktım. Bir noktaya dalıp gitmişti, düşünceli bir hali vardı. Daha fazla tutamadım kendimi, “Ne düşünüyorsunuz?” diye sordum.

Bakışları bana çevrildi o an, arkasından da o tok sesi doldurdu salonu.

“Kanadı kırık kuş merhamet ister diyor Sezai Karakoç, bilir misin?  Ya da dur. Sen hiç hayatında kanadı kırık bir kuş gördün mü?”  dedi. Hayır anlamında kafamı salladım. “Ben gördüm” dedi yaşlı adam içini çekerek. “Çırpınışını gördüm, yaralarına inat uçmaya çalışıp da yere düştüğü andaki çaresizliğini gördüm. Etrafındaki kuşlar uçarken, yerde bir başına kalışını gördüm, ürkekliğini gördüm.” İşte o an sesi inceldi, gözünden de bir damla  yaş geldi yaşlı adamın. Daha fazla devam ederdi ama yüreği el vermedi belli. Sanki hatırladığı kanadı kırık olan kuş değil de kendisiydi. “Peki” dedi kendini toparlayarak, “sen merhamet nedir bilir misin? Sakın bana ezberletilmiş cümleler kurma ha! Yüreğin ne diyor onu söyle.”

Yüreğim ne diyor… “Ah bir bilsem” dedim, “bir bilsem.” Yüreğim yüzündeki çizgilere takılı kaldı desem, yüreğim kanadı kırık kuşu anlatırken döktüğün gözyaşında eridi desem, acaba ne derdi bana?

“Merhamet” dedi yaşlı adam, sanki bir şeyler hatırlarcasına. Ardından üç defa tekrar etti bu kelimeyi. Kafasını kaldırdı, sonra gözlerime baktı. Karşımda gözleri dolmuş bir adam beklemiyordum doğrusu. “Söyle” dedi, “merhamet nedir?” Sadece yutkunmakla yetinebildim, ardından da “benim cümlelerim nasıl olur da merhameti anlatabilir ki?” diye cevap verdim.

Dolu olan gözler daha bir belirginleşti. “Cümlelerin değil evlat, gözlerin anlatsın  dedi.” Sustum. Daha ne diyebilirdim ki? “Kaybettik” dedi yaşlı adam, kaybettik. “Her şeyi kaybettiğimiz gibi onu da kaybettik. Kanadı kırık kuşu, kendimize mahkum edecek kadar kaybettik. Birbirimizi unutacak kadar kaybettik.”

Ve o an anladım ki; kanadı kırık olan sadece kuş değildi. Karşımda duran yaşlı adamın da kanadını kırmışlardı. Anladım. Ne kadar anlamak istemesem de, anladım. Yüküm daha da ağırlaştı, içim daha da tutuştu. Kelimelerden kaçarken anlamlarında kayboldum. Ve anladım ki, kanadı kırık olan sadece kuş değildi…



Kategoriler:Öykü

Etiketler:, ,

2 replies

  1. aaahhhh merhamet, en değerli varlığımızı kaybettik. yerdekiler birbirine merhamet ederse göktekiler de bize merhamet eder. Allah razı olsun çok dokunaklı ve güzel bir yazı. kaleminize sağlık. umarım bizi biz yapan kaybettiklerimizi tekrar buluruz.

    Beğen

  2. Güzel bir öykü çalışması olmuş. Akıcı, sade bir üslup kullanılmış. İşte böyle yazar okuyucu çok yormayacak. Anlatmak istediğini dolambaçlı yollardan anlatmayacak. Bazen öyle öyküler okuyorum ki sokağın tasvirinden anlatılmak isteneni kaçırıyorum.. Yazar arkadaş bu üslubunu geliştirerek öykü yazmaya devam etmeli. Yeni hikayelerini de okumak isterim.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: