Hazreti Pir’in Ayak İzinde Konya

konya 2, engin göksu

 

Seyahat kadar hoş ne vardır diye sorarsanız eğer bana; hiç düşünmeden seyahati planlamak diyebilirim. Planlamak deyip geçmeyin lütfen biraz vakit ayırınca gerçekten keyifli bir şey. Kısa bir süre sonra bizzat görülecek yerler hakkında bir şeyler öğrenip de sonra orayı görecek olmanın verdiği heyecan, hiçbir şey yoktur diye düşünülen muhitlerde bile zaman zaman hayrete şayan eserler/izler bulunduğunu öğrenmek ve buralara gidecek olmak, sonra rotalar çıkararak henüz görmeden, görülecek sokakları caddeleri tanımak, velhasıl yabancı bir yere 40 yıldır bildiğin bir yere gider gibi gitmek…

 

***

 

İşte ben de Konya’ya böyle bir plan ve hazırlıkla gittim. Şimdi izninizle iki günlük bu kısa seyahatim üzerine bir şeyler anlatmak istiyorum. Yalnız baştan söyleyeyim: Bu bir tanıtım yazısı değil, benim de amacım size Konya’yı tanıtmak değil. Ben burada sadece dikkate şayan bulduğum birkaç bilgiyi ve Hz. Mevlana’nın ayak izinde çizmeye çalıştığım rotadan bir kaç mekanı sizlerle paylaşacağım o kadar.

 

Anlaştıysak hadi başlayalım.

 

İlk durağımız Karatay Medresesi. Burası Selçuklu’nun hukuk fakültesi.  Hz. Mevlana’nın açılışını yaptığı, ilk dersini verdiği, yüzlerce yıl ulu kadıları yetiştiren medrese…

Tek eyvanlı, (eyvan, medreselerde geniş katılımlı derslerin işlendiği çoğunlukla avluya yakın yüksekçe bölüm) kapalı avlulu, öğrenci ve hocalar için de odalar bulunan, kubbesinde muazzam Selçuklu çinileri görebileceğiniz bir medrese burası. Karatay medresesi tarihte icra ettiği vazife ve mimari estetik açısından çok kıymetli bir eser. Fakat çok büyük bir yapı olmadığını da belirtmeliyim.

 

Bugün ise bu medrese Selçuklu döneminin en güzel çini örneklerini barındırması sebebiyle  “çini eserleri müzesi” olarak kullanılıyor. Yeri gelmişken söyleyeyim: Selçuklu çinilerini Osmanlı çinilerinden ayırmanın en kolay yolu çinilerde kırmızı rengin bulunup bulunmadığına bakmakmış. Çinilerde kırmızı varsa o çini Osmanlı’ya, değilse Selçuklu’ya aitmiş. Zira Selçuklular hiç kırmızı kullanmamışlar. Tabii sanatsal açıdan başka farklı özellikleri de varmış fakat pek hakim olmadığımdan paylaşamayacağım.

Karatay Medresesinde ve daha sonra diğer Selçuklu Medreselerinde de gördüğüm en hoş ayrıntılardan biri ise; derslerin işlendiği eyvan denilen yerlerin yanında mutlaka bir havuzun bulunması. Böylece öğrenciler birbirinden ağır konulara daha kolay bir şekilde odaklanırlarmış.

 

Karatay ve Selçuklu medreselerini uzun uzun konuşmaya devam edebiliriz ama yolumuz uzun; bu yüzden artık Karatay’dan çıkıp yolumuza devam edelim. Birazdan çok özel bir nokta karşılayacak bizi. Medreseden çıkıp sola döndüğümüzde hemen az ileride Mevlana caddesinin Alaaddin tepesine bakan girişinde: Merace’l-Bahreyn (İki denizin buluştuğu yer). Burası Mevlana ile Şems’in ilk defa karşılaştığı, tanıştığı nokta.

 

Karşılaşmanın nasıl olduğuna dair bir kaç farklı rivayet var.  Ben sadece en yaygın olanı -benim de en sevdiğim rivayeti- sizlerle paylaşacağım:

 

O gün Mevlâna ders verdiği medreseden çıkmış, ailece yaşadıkları evlerine doğru gidiyor. Talebeleri arkasında, bindiği katırı iki öğrencisi çekmekte… Mevlâna  olacakların  verdiği heyecan içerisinde ağır ağır ilerler. Yolun yarısında ve tam ortasında iki çıplak kol, hayvanın dizginlerinden tutar. Katırın silkinmesi ile Mevlâna daldığı derin düşüncelerden sıyrılır, kor gibi yanan bir çift esrarlı gözle karşı karşıya gelir. Bir süre karşılıklı bakışırlar. Bu bir anlık bakıştan her ikisi de etkilenmiştir. Sessizliği o güne kadar hiç görmediği, garip halli derviş bozar ve rivayete göre aralarında şu konuşma geçer:

 

-“Cismini gördüm, isminizi de öğrenmek isterim.”

 

-“İsmim Muhammed Celâleddin.”

 

-“Ey Rum diyarının sultanı! Bir müşkülüm var, söyle bana; Âlemlerin Fahri Hazret-i Muhammed mi büyüktür, yoksa Beyazıd-ı Bestamî mi?”

 

-“Bu nasıl soru? Elbette Hazret-i Muhammed bilcümle enbiya ve evliyanın büyüğüdür.”

 

Kim olduğu bilinmeyen garip derviş bu cevap üzerine tebessüm eder ve son sorusunu sorar:

 

-“Peki, ama Hazret-i Muhammed, ‘Mâ arafnâke hakka ma’rifetike’, (Biz seni lâyıkıyla bilemedik ya Rabbi!) buyurduğu halde, Beyazıd-ı Bestamî; ‘Sübhânî mâ â’zame şâni, (Ben, beni noksanlardan tenzih ederim, şanım ne kadar büyüktür.) diye söyledi. Bunun sebebi nedir?”

 

Mevlâna cevabında:

 

-“Elbette Hazret-i Muhammed (Sallallahü Aleyhi Vesellem), günde sayısız makamlar aşıyor, her makam ve mertebeye vardıkça da, evvelki bilgi ve makamından istiğfar ediyor ve  ‘Ey bizim idrakimizin üstünde olan Allah, biz seni gereğince bilemedik’ diyordu. Beyazıd-ı Bestamî ise, ulaştığı ilk makamın mestliğine kapılıp, bu sözü söyledi.”

 

Derviş almış olduğu cevabın dehşetine dayanamayıp, bir çığlık atarak ve “Ya Hû” diyerek kendinden geçer ve düşüp bayılır. Mevlâna bineğinden inip, dervişi kaldırır, kucaklaşırlar. Bu iki yeni dost, kol kola oldukları halde ve hiç bir şey konuşmadan kaldıkları medreseye doğru yürürler. Durumu görenler hayretler içinde arkalarından bakakalırlar.

 

Şems’le Mevlânâ’nın ilk defa buluşup görüştükleri bu yere Mevleviler sonradan Kur’an-ı Kerim Rahman Sûresinin 19. âyetinden alınan ve “iki denizin buluştuğu yer” anlamına gelen “Merace’l-Bahreyn” demişler, burayı makam kabul etmişler ve burayı bir çevrikle işaretlemişler. Selçuklular devrinde, Şekerfurûş Hanı’nın önüne isabet eden bu yer, evvelce bir parmaklıkla çevrilmiş ve ziyaretgâh haline getirilmiş. Oraya akşamları, Türbeden kandil yollanır ve orada kandil uyandırılırmış. Daha sonra, çevriğe kandil gönderilemez olmuş, 1927 yılında Maarif Evleri’nin yapılması ile çevrik de kaldırılmış.

 

Şimdi yerinde ne var diye soracak olursanız: yerinde metalden bir anıt var. Bu anıt alev formu kullanılarak aşk ateşi, sabır ve içsel sevinci anlattığı söylenen -bence pek de anlatamamış- çağdaş soyut sanat eserlerini andıran bir anıt. 2017’de yapılmış. Anıtın etrafında da çeşitli banka şubeleri, telefon bayileri vs var. -Ne acıklı değil mi?- Bu anıttan önce yakın tarihte sembolik bir kandil ve muhafaza yapılmış fakat o da 2017’de kaldırılmış.

 

***

Merace’l-Bahreyn’i arkamızda bırakıp Mevlana caddesinden devam edelim. Bulunduğumuz yerden Mevlana Dergahına doğru yürüyünce sağımızda Hz. Mevlana’nın vaaz verdiği İplikçi Camisi kalıyor. Bu cami dikdörtgen planı, süslemesiz sade taş duvarları ile Urfa ve Mardin’in camilerini hatırlatan çok zarif bir cami.

 

Caddenin sonuna vardığımızda ise işte: Mevlana Dergahı. Dergaha ilişkin şimdiye kadar pek çok şey duymuşsunuzdur; bu yüzden ben size sadece dergahtaki mutfaktan ve Selsebil çeşmesinden bahsedeceğim.

 

Mutfaktan bahsetmek istiyorum çünkü mutfak Mevlevi geleneğinde hem yemeğin hem insanın piştiği yer sayılırmış. Mutfağa Matbah-ı Şerif derler ve bir kişi dergaha gelip de mürit olmak istedi mi önce onu mutfakta saka postunda oturturlarmış. Nevniyaz kişi üç gün oradan kalkamaz, konuşamaz, soramaz; sadece izlermiş.

 

Nevniyaz bu aşamada Mutfak dedesinin onayını alırsa 1001 gün sürecek mutfak çilesine başlarmış. 1001 gün ebced hesabı ile Allah’ın rızası demekmiş ve bu binbir günde 18 farklı vazifede çalışarak, lüzumlu eserler okuyarak, kabiliyetine göre hat, musiki, tezhip gibi sanatlar öğrenerek pişermiş. Bundan sonra nevniyaz derviş olur, sema çıkarır veya bulunduğu dergahta ya da diğer mevlevi dergahlarında uygun görevlere atanırmış. Matbah-ı Şerif her dergahta olmadığından buradan yetişen dervişler, Dünya’nın her yerindeki mevlevi dergahlarına gönderilirlermiş.

 

Selsebil Çesmesi ise dergahın avlusunda bir çok önemli şeyi sembolize eden çok özel bir çeşme. Ama bence en önemli simgelediği şey toplu bakınca daire formunda görünen olukları sayesinde sonsuzluk…

 

Bu çeşme Mevlana’nın vefatından sonra Mevlana’nın bir şiirinden ilhamla yapılmış. O şiir müthiş:

 

Ben bir çeşmeyim sen benim suyumsun

Senden sana akarım

Ben bir gözüm

Sen benim ışığımsın

Senden sana bakarım

Ben bir yolcuyum

Sen de benim yolumsun

Senden sana giderim

 

***

Dergahtan ayrılınca artık Hz. Mevlana’nın ayak izinden çıkıp Konya’nın diğer değerli eserlerini ziyarete gidiyoruz. Osmanlı barok-rokoko tarzında çok zarif bir cami olan Aziziye Camisi; denizler tanrısı Poseidon ile tanış olacağımız, Heraklitos’u Amazon’un kemerini çalarken görebileceğimiz Arkeoloji müzesi; Sakıp Ata Hankahı; Atatürk evi; göreceğimiz yerler arasında.

 

Fakat ben burada sizden ayrılıyorum. Zira Konya, şiir ve Hz. Mevlana üzerine bu kısa sohbetimizi -en başta söylediğim gibi- uzun bir şehir tanıtımına çevirmek istemem. Okuduğunuz ve sohbete iştirak ettiğiniz için teşekkür ederim. Sevgilerimle…

Fotoğraflar: Engin Göksu



Kategoriler:Gezi ve İzlenim

Etiketler:, , , , , ,

3 replies

  1. Keyifle okudum kaleminize sağlık

    Liked by 1 kişi

  2. Uzun yıllar Konya’da yaşadım ama ben bu kadar güzel anlatamam. Belki de hiç planlı gezmesiğimdendir.

    Liked by 1 kişi

  3. Konya’ya gitmek için heveslendim bir anda yazıyı okuyunca.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: