Kendini Bilmek

kendini bilmek, beyza nur arı ‘’Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin (ne de) boyca dağlara erişebilirsin.’’ (İsrâ,37)
Enaniyet. Mezkûr kavramın ete kemiğe bürünmüş halinin ne denli hoyrat olacağını zannediyorum tahayyül edemezdim. İnsan soyu kült eserler yutsun, ansiklopediler dolusu malumata ve ismini süsleyen neviler dolusu unvanlara malik olsun, nihayetinde bir gönle değemedikten, ‘’ben’’ hastalığını tedavi edemedikten sonra alelade biri değildir de nedir? Matuf değeri haiz kavram ferdiyet midir yoksa şahsiyet midir nazarlarınızda? Bu sorular usumu ihata etmişken Sezai Karakoç yetişti imdadıma: ‘’Ferdiyet, şahsiyet ile örtülür İslâm’ın insan ideasında.’’ Aradığım yanıt da bundan başkası olmamalıydı. Tek insan, Batı tipi ‘’bireysellik’’ ihtiva eden eden bir formdan kilometrelerce ötede, İslâm’ın metafizik özünün çevresinde kendini tarihi gerçeklikle ören, süfli ve suni değerlere sırt çevirmiş bir şahsiyet imarında olan insandır. Lügatlere bakarsak şahsiyet hakkında şöyle söyleyecekler: ‘’Bir kimsenin kendisine mahsus ahvali. Şahıs olma. Karakter sahibi ve makbul bir insan olma.’’ Lüzumuna binaen -bilvesile güzel bir kelâm ile kalbin zekâtını da eda edelim- gönüllere güzel bir kelime bırakalım: Nev-i şahsına münhasır.
 Terütaze ömür yolculuğumda uğramış olduğum hayal kırıklıklarını toplayıp hesaba vuracak olursak, yalnızca bir insanı tanıyarak elde ettiğim hayal kırıklığından daha fazla çıkmayacağını görürüz. Olmuştur muhakkak, bir insana rastlarsınız. Ahvâli, kâmeti sizi onunla tanışma ve hasbıhalde bulunma arzusuna sürükler. Zannedersiniz ki kalpleriniz aynı pencereye açılıyor, soluklarınız aynı türküye koşuyor, derdiniz-davanız aynı ülküden neşet ediyor. Zannedersiniz ki ellerinizdeki ve gönüllerinizdeki tohumlar aynı; yeşeren bütün filizler, ağaçlar aynı tohumun mahsulü, o tohumdan müteşekkil. Hâsılı, görürsünüz ki aslında tüm bu safiyane ve masumane dilekler gibi o dileklerin muhatabı da varsayımsal  düşüncelerin mahsulüdür. Söz konusu kişiyle muhabbet etme imkânım olduğunda o ortamdan ayrılırken avuçlarımda o muhabbetten geriye iki kelime kalmıştı. Daha sonra üzerinde uzunca tefekkür ve teemmül edeceğim iki kelime: İnkisar ve enaniyet. İnkisar, yani düş kırıklığı. Mezkûr kelimeyi google’a sorsak eskimiştir; fakat o, gönlümün eskimesine müsaade etmeyeceği bir kelime kelebeğidir.
 Konuştuklarının sadece bir kelime ekseninde seyrettiğini fark ettim. Ben, diyordu. Ben şöyleyimdir, ben böyleyimdir diyordu.  Kendinden emin olmak hiç bu denli eğreti durmuyordu insan bedeninde. Yunus Emre’nin ‘’İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.’’ satırları bu hali işaret etmiyor olmalıydı. Kendini bilmek bu olmamalıydı. Binaenaleyh, bu minvalde birtakım sorularla meşgulken ve bir yanıt arıyorken -tam da burada- Nurettin Topçu yükseltti sesini. ‘’Kendini bilenler üç kişidir’’ ve onlardan biri ‘’kendi adını söylemekten utananlar’’dır, dedi. Biliyorum sizler de benim gibi hayret nazarıyla okudunuz bu satırları. Kendini bilmek… Kendi adını bile söylemekten hayâ etmek… O halde Nurettin Topçu Hocamızın ifade ettiği cümle enaniyeti kırma, kibri yıkma, süfli ve suni düşünceleri kalpten atma adına amil düşünce ve eylem değil de nedir? O konuşmada fark ettim ki, insan isterse kalbini de düşüncelerini de gizleyebiliyormuş. İnsan bile isteye olmadığı bir şahsiyetin libasını sırtına geçirebiliyormuş da şunu da unutuveriyormuş: Libas sana ait olmayınca ya sökülüyor, ya yırtılıyor yahut da -evet biliyorum çok şaşıracaksınız ama- libas dile gelip konuşuyormuş! Senin sandığın libas bile bu zulme dayanamayıp sır zannettiğini ifşa edebiliyormuş. Bu bir taştan ruh çıkartmaktan başka bir şey değilmiş. Kendi ruhumuzu bir taşta tecessüm etmeye icbar ediyormuşuz. Ruhun da, taşın da bu zulme razı olmayacağını ve olmadığını fark ettim. Fark ettiren Allah’a hamdolsun! Derhal vazifeden hâl çıkardım kendime. Bir üstad ‘’Malumun ilanına gerek yoktur.’’ derdi, haklıydı. Soruların ve yanıt arama çabamın nihayetinde muttali oldum ki, enaniyetin ve kibrin insan olma onurunu ayaklar altına aldığı izahtan varesteydi.  Kadim bir atalar sözü var idi: Davulun sesi uzaktan hoş gelirdi. Milli marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy kibre, enaniyete kapılıp edebe mugayir ahval husule getirenlere çağlar boyu unutulmayacak şu satırlarla sitem etmişti: ‘’Ne ibrettir kızarmak bilmeyen çehren, bırak kardeşim tahsili, git önce edep, hayâ öğren’’. Pekâlâ, bunlara istinaden diyebilir miyiz ki, insanoğlu umman misalidir; ne kadar dolarsa dolsun dolmayacaktır o. Ne kadar bilirse bilsin, bilmediği bir şeyler hep var olacaktır. Cevher ve kabiliyetlerini kendinden bildiği anda, yeryüzünde böbürlenerek yürüdüğü, yeri yarıp boyca  dağlara erişebileceğini zannettiği anda ise bütün bilmiş oldukları hiç olacaktır. İnsanoğlu bilme yolculuğunda evvela kendi içine, sonra evrene bakmalıdır. Kendini bilen, bilme yolculuğuna talip olacaktır.
 Dışımız kadar içimize de ehemmiyet verdiğimiz, bilmeye önce kendimizden niyetlendiğimiz, her bildiğimizi evvela kendi kalbimize işleyeceğimiz nice bilmelerin; ahlâkımızla güzelleştirdiğimiz nice hasbıhallerin, muhabbetlerin düşmesi dileğiyle, payımıza…
Güzel tüm hasletlerle, selam ile…
Fotoğraf: Beyza Nur Arı


Kategoriler:İnsan ve Toplum Üzerine

Etiketler:, ,

1 reply

  1. Çok akıcı bir yazı olmuş. Okurken keyif aldım. İnşallah daha sık yazarsınız

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: