Kaldırım Taşı Davası

kaldırım taşı davası, beyza nur arı
Kaldırım taşı orada duruyordu. Bütün pervasızlığı, dik başlılığı ve aylaklığıyla yatıyordu meydanda.  Araçların geçmesi gereken kasaba yolunun tam ortasındaydı. Kaldırılması gerekiyordu şüphesiz, fakat bunun için gönüllü olacak çok az babayiğit vardı. Zira taşın başında, harpte siper bekliyormuş gibi nöbet tutan ihtiyar kimseye göz açtırmıyordu.
Kaldırım taşının yıllanmış bekçisi, elleri hırpani mantosunun ceplerinde, hiç de acelesi yokmuş gibi sallana sallana geldi. Birbirine karışmış kır sakallarını sıvazladı, kenarları yol yol derinleşmiş kahverengi gözlerini kısarak baktı.
Sıcak havada eriyip akan gün ışıkları bile taşın başından kovmaya çalışıyordu sanki onu. Ama yılmayacaktı. Bu taş ölüm kalım meselesi olmuştu artık.
Karşıdan gelenler onun için miydi? Eh, gelecekleri varsa görecekleri de vardı.
Birkaç kişiyle birlikte yaklaşan gençten bir adam, çehresinde birikmiş boncuk boncuk terleri silerken, asabi bakan gözlerini kıstı. Çalışmaktan toza toprağa bulanan karışık saçları alnına yapışmış, çamurlu çizmeleri geçtiği yerlere biteviye parçalar döküyordu. Dişlerini sıkmış, küçük kara gözlerini tahtadan bir kukla gibi ayakta zor duran ihtiyara dikmişti.
Sıcaktan zorlukla nefes aldığı belli olan adam, vakit kaybetmeden söze girdi. “Bana bak ihtiyar! Ya bu taşı buradan kaldırırsın ya da ben seni bu taşın altına gömerim. Duydun mu beni?!” diye bağırdı, kuru ve boğuk sesiyle.
Kısa pantolonla gezdiği günleri bildiği bu yeniyetme züppeye mi kalmıştı ona meydan okumak? Yaşlı adam, düşüncelerinin içinde titrek dudaklarını müstehzi bir edayla bükerek baktı. İstediğini söyleyebilir, hatta o düzenbaz muhtarı bile çağırabilirdi. Pes etmeyecekti!
“Terbiyesiz velet seni! Bu taşı buraya benim dedem koymuş, işitiyor musun beni? Zabıt kâtibi dedemin koyduğu taşı ben nasıl çekeyim?!” diye çıkıştı kırçıllı sesiyle.
“Fesüphanallah..” diyerek yüzünü sıvazladı adam. Sakalsız bıyıksız, terli yüzündeki öfke katlanıyordu. Aksi aksi devam etti. “Dedenin hiç mi işi yokmuş be ihtiyar? Yol ortasına taş koymak da nedir?”
“Höst!” diye çıkıştı ihtiyar. “Bu taş yüz on yedi yıldır duruyor burada!”
“Hadi oradan! Evinin önünden geçip toz kaldırmasınlar diye koyduğunu bilmiyor muyuz sanki?”
İhtiyar, “Bunlar ne gudubet iftiralar böyle, Aman Yarabbi!” diye inleyerek, derisi direk kemiklerine yapışmış gibi duran ellerini yüzüne gömdü. Doğrusu bu adam boyundan büyük laflar ediyordu!
Mahalleli birer ikişer arkalarına toplanmış, neler olup bittiğini anlamaya çalışan meraklı kafalarını uzatıyordu. Taş herkesin sorunuydu muhakkak, adam haklıydı ve ihtiyar delirmiş yahut bunamış olmalıydı.
Yaşlı adam, bir dal gibi ince ve solgun parmağını önünde biriken kalabalığa doğru tehditkâr bir biçimde sallayarak konuştu. “Siz çok büyük bir günah işliyorsunuz! Bu taşı buradan kaldıran kişi çarpılır mazallah!”
Kalabalıktan çeşitli sesler yükseldi.
“Vah vah, amca yalnızlıktan kafayı yedi sonunda!”
“Dün de çöp kovasını koyduydu buraya!”
“Yapma yahu, gerçekten mi?”
“Tabii ya, onları insan sanıyormuş…”
Yaşlı adam, feri kaçmış gözlerini kısarak arsız kalabalığı süzdü. Bunların hepsi anca kötekle yola gelir, diye geçirdi içinden. Bunaltıcı havayı ciğerlerine zorlukla çektikten sonra devam etti. “Ben son sözümü söyledim. Bu taşa dokunan taş olur.”
Adamın arkadaşı düşünceli bir ifadeyle kulağına eğildi. “Abi, doğru söylüyor olmasın?”
“Saçmalama lan!” diye köpürdü adam. Arkadaşına vurmak için yumruğunu sıktı, fakat içine çektiği sert bir nefesle havada kaldı eli. Bunak bir ihtiyarın inadı yüzünden kardeşine düşman olmuştu işte!
“Şimdi sen bu taşı çektiriyor musun, çektirmiyor musun?”
“Hele bi çek!” diye bağırdı ihtiyar, buruş buruş elini ona doğru sallayarak.
Adam içini çekerek arkadaşına döndü. “Muhtarı çağırın! Hadi, çabuk!”
Kalabalık konuşmaya devam etti.
“Evet evet, muhtar çözer bu işi!”
“Zabıtayı çağırmalı zabıtayı!”
“Zabıtaya ne hacet! Delirmiş bu herif, tımarhanelik!”
Çok geçmeden bir ayağı aksayarak gelen muhtar, sararmış mendiliyle boynu ve ensesindeki terleri sildikten sonra, mendilini gömleğinin yakasıyla ensesi arasında bırakarak yanaştı. Ayağını, dağda domuz avlarken isabet eden kör bir kurşunla sakatladığını söylerdi lakin herkes altın avlarken çukura düştüğünü bilirdi.
Muhtar, ihtiyarın tiksinen bakışlarını es geçerek ancak birer tutam olan bıyıklarını burdu. Ardından tilki gibi sivri çenesindeki siyah beni ovaladı bir müddet. Kalabalığın suskun ve meraklı bakışları arasında nihayet konuştu.
“Altında gömü olabilir!”
Bir anda kopan curcunayla ortalık karışmıştı. Kimisi muhtara sövüyor, kimisi terk edip gidiyordu. Genç adam ve ihtiyar birbirlerinin boğazına sarılacakmış gibi bakarken, ihtiyar taşı iki bacağının arasına alarak diklendi.
“Gömü falan yok burada, olsa da benim! Alın şu üç kağıtçıyı buradan!”
Onu çağıran adam bile ilk kez ihtiyarla hemfikirdi. “Ne gömüsü muhtar?” diye sordu şaşkınca. “Yola atılmış basbayağı bir taş işte! Al şunu şuradan da gidelim!”
“Basın gidin buradan! Ev de benim sokak da!” diye çıkıştı ihtiyar.
“Allah’ım sen sabır ver..” diye ağzının içinde konuşarak muhtara döndü adam. Muhtar, küçük gözlerindeki sinsi bakışlarını kalabalıktan geçirip, ondan bir cevap bekleyen adama dikti. “Gömü var gömü. Kaldırmak doğru olmaz.”
“Gömü falan yok burada! Taşıma dokunursanız mahkemeye veririm sizi! Yedi ceddinizi sürerim buradan!” diye haykırdı yaşlı adam. Yaşına göre sesi öyle yüksek çıkıyordu ki kalabalık şaşkınca sustu.
“Tabii ya..” diye söylendi adam gevrek gevrek gülerek. “Kaldırım taşı davası açarsın!”
“Eğer gömü varsa ve bu bunak kazanırsa..” dedi muhtar aksayan ayağından ağırlığını alarak. Bu mesele onu üzmüştü şüphesiz.
“Gömü de yok dava da!” diye hırladı adam. Ne yarım akıllı ihtiyarla ne de define avcısı muhtarla uğraşacak vakti vardı! İçindeki hiddetli öfke adeta tüm şehri yutan bir tsunami gibi paramparça etti sabrını. Hınçla ayağını kaldırdı ve öyle bir tekme vurdu ki taş ancak yol kenarındaki kaya parçalarına birkaç kez çarpıp sektikten sonra durabildi.
Herkes susmuştu.
Yaşlı adam derin bir nefes çekti zayıf ciğerlerine. Nemli gözlerini, takatsiz bacaklarının arasından süzülüp giden kaldırım taşına dikti. O da herkes gibi gitmişti hayatından. Olması gereken yerde, onun yanında durmayıp yalnız bırakmıştı onu.
Ailesi gibi. Torunları gibi. Ömrü gibi.
Hiçbirisi bilmiyordu yalnız kalmanın nasıl bir şey olduğunu. Bilemezlerdi. Sabah çayını sırf kendisi için demlemenin ve zamanla çay bile içmez olmanın, çiçeklerini tek başına sulamanın ve unuttuğunda nasıl kuruyup gittiklerinin, tek başına yemek yemenin ağırlığını bilemezdi kimse. Kimse bir başına gittiği kuru toprakların başında içli içli ağlamamalıydı yıllarca ve hiç kimse bir taşı bağrına basacak kadar çok özlememeliydi birilerini.
Gözlerine toplanan yağmur yüklü bulutlara engel olamadı. Sıcak havanın, daha kırışık yanaklarından akarken kuruttuğu, ince bir yaş süzüldü titrek çenesine doğru. Takati kesilmiş zayıf bacaklarının, yorgun bedeninin ağırlığını daha fazla taşıyacak kudreti yoktu. Bir an sonra diz kapakları ve alnı acıyla kavruldu.
Boğuk, hırıltılı bir soluk kaçtı bağrından. Kalabalığın gittikçe duyulmaz olan korku dolu sesleri arasında, son bir cümle işitti kulakları. İnsan hiç şüphesiz daha hoş bir veda temenni ederdi.
“Gömünün yerini kaybettik..”
Fotoğraf: Beyza Nur Arı


Kategoriler:Öykü

Etiketler:, ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: